Şiddet ve Özgürlük: Kürt Çocuklarının Siyaseti – Bölüm II

Haydar Darıcı

Antropolog Charles Piot Afrika toplumları üzerine yaptığı bir araştırmada, bireylerin kendilerini oluşturan sosyal kontekstten ve cemaat içindeki ilişkilerinden bağımsız düşünülemeyeceğini söylüyor (Piot, 1997: 17). Piot’a göre bu toplumlardaki bireyler toplumsal ilişkileri üzerinden tanımlanıyor hatta bu ilişkiler tarafından kuruluyor. Bu nedenle “insanların ilişkileri yoktur, insanlar ilişkidir” diyor (a.g.e.). Piot bize akışkan, yayılmış ve diğer öznelerle ilişkisi içinde geçirgen ve çoğul olan bir özne tarif ediyor. Öznenin bu şekilde bir kavramsallaştırılması Kürt çocuklarının politik öznelliklerini anlamamıza yardımcı olabilir. Çünkü ilişkisel öznelerin kurulmasını sağlayan ve çocukluğun nasıl deneyimlendiğini ve deneyimleneceğini belirleyen şey ortak bir tarihin ve deneyimlerin sürekli olarak hatırlanması ve anlatılmasıdır.

Şüphesiz şiddet hikâyelerinin sürekli olarak anlatılması şehir hayatındaki deneyimlerle ilgili. Zorunlu göç mağdurları açık bir devlet şiddetine maruz kaldılar. Ancak şehre göç ettiklerinde bu şiddet bitmedi ve farklı görünümler aldı, hatta yoksulluk ve dışlanma gibi farklı şiddet formlarıyla birleşti. Köydeki şiddetle ilgili anlatılan hikâyeler çocuklara bugün şehirde yaşanan sıkıntıları anlatmak için bir zemin sunuyor. Diğer bir deyişle, geçmiş bugünde bir iz olmak yerine bugün geçmişte bir iz haline geliyor. Çünkü bugün şehirde yaşanan yoksulluk ve dışlanma gibi daha örtük şiddet biçimleri geçmişteki açık devlet şiddetine oranla daha zor dile geliyor. Geçmişe ait şiddet hikâyeleri çocukların bugün yaşanan sıkıntıları anlamlandırmalarına, şehirdeki ayırımcılığa bir isim koymalarına yardım ediyor.

Diğer yandan dolaşan hikâyeler bir kolektivite içindeki özneleri güçlendiren bir bilgi biçimini de ifade ediyor. Deneyimler ve anlatma eylemiyle oluşturulan bilgi Kürtlerin ezilmişliğine ve devletin zalimliğine işaret ediyor; fakat Kürtlerin yaşadığı kayıp ve mağduriyet yas yerine öfke ile ifade ediliyor. Çocuklara göre, devlet ne kadar şiddet uygularsa uygulasın bu ancak onların öfkelerini arttıracaktır. Çocukların eylemlere katılmalarını sağlayan şey de yine bu bilgi.

Kuto:[8] İşte ben iki üç sene önce DTP’yi kötülüyordum ama dedem öldü, babam şeyi anlattı, köyü falan nasıl yaktıklarını anlattı, amcamın meselesini anlattı. Ben de iki üç senedir tam öyle şey oldum.

Yukarıdaki anlatıdan anlaşılabileceği gibi şiddete tanıklık ederek ya da başkalarının tanıklıklarını içselleştirerek oluşturulan bilgi çocukları mobilize ediyor. Bahsettiğim repertuar sadece köydeki şiddet hikâyelerini değil bugünün önemli politik gelişmelerini de kapsıyor. Çocuklar televizyon ve internet üzerinden Kürt meselesiyle ilgili tartışmaları yakından takip ediyorlar. Örneğin, Hakkâri’de bir eylemde bir çocuk yaralanmıştı. Ertesi gün de Adana’da DTP, operasyonları protesto etmek için bir eylem düzenledi. Bu eylem başlamadan önce çocuklardan biri bir internet kafeden çıktı ve “Hakkâri’deki çocuk şehit oldu” dedi. O sırada eylem başlamak üzereydi ve bu haber anında yayıldı herkese. Dahası çocukların kendileri bu haberin onları daha çok öfkelendirmesi gerektiğini söylüyorlardı, bu sayede “daha çok çatışacaklardı polisle”.

Mülakat yaptığım çocukların hepsi ilköğretime gidiyordu. Çocuklar okulda öğretmenlerin sürekli olarak kendilerini şiddet ve ikna yollarıyla etkilemeye çalıştıklarını söylediler. Kürt meselesine dair önemli politik gelişmeleri medya üzerinden yakından takip eden çocuklar okulda da öğretmenleriyle sürekli bu konuyu tartışıyorlar.

Murat: Demokrasi var diyor hocam ne demokrasisi diyorum, dedi nasıl yok söyle. Dedim Ahmet Türk mesela mecliste Kürtçe konuştu neden yasaklandı. Dedi ki o meclis, Türkiye’nin anadili Türkçe. Dedim neden Başbakan konuşuyor dedi o bir kanal açılışı için. Dedim peki niye İngilizce konuşuyorlar, Fransızca konuşuyorlar yasak değil de Kürtçe yasak. Hoca artık sustu. Hoca neredeyse bizim tarafa geçiyordu. Bir hoca var, ona siz Kürt müsünüz diyoruz evet diyor ama sanki Türk kanı akıyor, Türk gibi hissediyorum kendimi diyor. Mesela dedik ya Kürtçe konuşmaya izin vermiyorlar, Türkçe dersindeydik, ben o konuyu açtım. Hocaya dedim niye Ahmet Türk Kürtçe konuştu hemen yayını kestiler, bana dedi ki orası meclis dedi orada Türkçe konuşulur, ben dedim Obama da İngilizce konuştu, her dili konuşuyorlar. Sus dedi, ben dedim peki niye Ahmet Kaya’yı sürgün ettiler? Ben dedim Kürtçe şarkı çıkaracam dediği için sürgün ettiler adamı, işte Kürtleri eziyorsunuz hocam dedim. Her şeyde sus diyor, susmayınca da geliyor vuruyor. Artık Edî bese.

Halil: Böyle biz sınıfta Kürtçe konuşuyoruz arkadaşlarımızla, hocalar da diyor neden Kürtçe konuşuyorsunuz. Diyoruz biz Kürt isek Kürtçe konuşuruz. Siz de Türk iseniz Türkçe konuşursunuz. Siz kendi ağzınızla diyorsunuz Türkiye’de demokrasi var, demokrasi varsa konuşma hakkımız yok mu.

Kuto: Biz mesela hep sınıfta slogan atıyoruz böyle, dışarıda da atarız da kameralar var. Yüz kişi, hep böyle Kürdüz ya hep yüz kişi toplanıyoruz, böyle bağırıyoruz. Kameralar var diye dışarıda bağırmıyoruz ama sınıfta sıralara vuruyoruz, “terörist değiliz, PKK’liyiz”.

H: Sizin hiç düzgün bir öğretmeniniz yok mu?

K: Yok, bizim hepsi pis.

M: Bir öğretmen varmış çok iyiymiş ama ben görmedim ama diyorlar çok iyi.

K: Mesela geçen gün bir hocanın ceketi çalındı bizi çağırdı, okulun zaten en pisleri biziz, iki-üç tane daha arkadaşımız var, hep aynı sınıfa düşmüşüz, bizi çağırdı, dedi eğer ceketimi getirmezseniz okuldan attıracam dedi. Bir tane DTP’li kız var, o da herhalde DTP’li ailece, hocanın çantasını tuttu, hoca kızı dövdü, kız da hocayı dövdü. Baktım hoca ağlıyor, biz de slogan attık, “hırsız değiliz öğrenciyiz”. Kapıdan çıkarken tekme attım bir tane yere düştü, görmedi bizi, herkes dağıldı. Ben onun yanında bağırıyorum yani ben Apocuyum diyorum, bana diyor seni okuldan attırırım diyor, hiçbir şey de yapamıyor.

Tüm bu alıntılar okulun öğretmenler ve öğrenciler için bir mücadele alanına dönüştüğünü gösteriyor. Bu çocukların okuldaki varlıkları, yaptıkları tartışmalar, politik motivasyonları bir devlet kurumu olarak okulun sadece mekânsal örgütlenmesini değil aynı zamanda okulun ya da eğitimin kendisini dayandırdığı temelleri de yıkıyor. Mülakat yaptığım çocuklardan sadece biri ilköğretimden sonra eğitime devam edeceğini söyledi. O da okumak istemesinin nedeni olarak avukat olmak istediğini çünkü Kürtlerin sürekli tutuklandıkları için avukata ihtiyaçları olduğunu söyledi. Diğer çocuklar zorunlu olan ilköğretimi bitirdikten sonra okulu bırakacaklarını söylediler. Bu nedenle, bu çocuklar ya eğitimi tamamen reddediyorlar ya da okulda alacakları eğitimi Kürt hareketine destek vermek için kullanacaklarını düşündükleri için devam etmek istiyorlar.

Şiddet ve Özgürlük

Şiddet mahalledeki tüm sosyal ilişkilerin kurucu bir öğesi. Her şey, bedenler de dâhil olmak üzere şiddetle anlamlandırılıyor ve şiddet bir yaşam biçimi haline geliyor. Şiddet dili de çocukların sahip olduğu tek dil. Bütün çocukların anlatıları şiddet hikâyeleriyle başlayıp şiddet hikâyeleriyle bitiyor. Böylece şiddet anlatıların temel izleği haline geliyor. Paul Ricoeur’e göre olay olan şey değildir, anlatılabilen şeydir (Aktaran, Feldman, 1991: 15). Bahsettiğim kontekstte de şiddet neyin anlatılabileceğini ve neyin anlatılmaya değer olmadığını belirlediği için anlatıların yapılarını da kuruyor. Mülakatlarda ilk sorularımdan biri kişinin nereli olduğu ve neden göç ettiklerine ilişkindi. Köy, devletin şiddet uyguladığı mekân olarak anlamlandırıldığı ve hatırlandığı için de köye ve göçe dair anlatılan her şey devlet şiddetiyle ilgili oluyor:

Berivan:[9] Çok bir şey hatırlamıyorum ama sadece annemle babamı dövdüklerini hatırlıyorum evin içinde. Evin her yerini didik didik aradılar, buldukları kitapları, kasetleri, her şeyi götürdüler. Buldukları o kitapların hepsini göz önünde yaktılar. Şey, mesela bizim resimlerimiz vardı, albümümüz, resimleri, dağdan gelen resimlerin hepsini yaktılar. Çok kötü şeyler oldu. Siviller vardı ve o zamankiler çok vahşiydi. Eve girişleri hiç belli değildi. Tekme tokat, kapıları kırıyorlardı. Ve annemleri dövdükleri an bile şu an aklıma geliyor. Annemin saçını yoldular, babamı dövdüler. Çok zoruma gitti. Ablamı dışarıya kadar böyle sürüklediler. Ben hatırlıyorum. Bir akşam cezaevinde kaldılar. Orada çok işkence gördü ablalarım, abilerim.

Kuto: Dedemgilin köyünü bombalamışlar, füze atmışlar. İki sene önce biz şeye gittik, o olay da üç-dört sene önce oldu. İşte dedem de geçen şeyde öldü, bir sene falan oldu, şeyde, askerler mayın döşemişler, şey gerillaları vurmak için, işte oradan yolcu minibüsü geçerken de dedem de içindeydi, hatta bir tane akrabamız vardı, o işte dört kişi öldü orada. İşte şeye benim küçük amcam şimdi yaşasaydı otuz yıl falan oldu, kuyuya atmışlar onu. Evlerini basmışlar dedemgilin, askerler, şey yataklık yapmışlar, dağdakilere yemek falan vermişler, gelmişler başmışlar, işte amcam da kuyuda oynarken gelip iteklemişler, çitlere takılmış, ayağı çitlere takılmış kuyunun içine düşmüş.

Ancak sadece köy anlatıları değil, karakolda, okulda, evde ve sokakta deneyimlenen şiddetten dolayı kent mekânı da bir şiddet diliyle anlatılıyor. Fakat köydeki (geçmişteki) şiddetin anlatımıyla şehirdeki (bugünkü) şiddetin anlatımı birbirinden çok farklı. Çocuklar kendileri deneyimlememiş olsa da geçmişte yaşanan köy yakmalarını, işkenceyi, ölümü, sahip olunan her şeyin yitirilişini, tutarlı ve akıcı bir şekilde anlatırken bir mağduriyet dili kullanıyorlar. Bu hikâyelerde Kürtler şiddetin nesnesi, devlet de şiddetin öznesi olarak beliriyor. Daha önce de belirttiğim gibi bu hikâyelerin tekrar tekrar ve hep aynı şekilde anlatılmasının nedeni bu açık devlet şiddetinin çocukların bugünkü siyasetinin meşru zeminini hazırlıyor olmasıdır. Diğer yandan çocukların kent yaşamındaki deneyimleri köydeki deneyimlerinden çok farklı olmasa da bugünün sıkıntıları çok daha zor dile geliyor. Çocukların elinde geçmişteki devlet baskısını anlatmak için hazır bir dil, kolektif olarak hazırlanmış, devralınmış hikâyeler yani bir repertuar var. Fakat bugünün sıkıntılarını anlatmak için ellerinde böyle bir repertuar, bir hazır dil ya da anlatı yok; kendi dillerini ve hikâyelerini oluşturmak zorundalar. Bu nedenle, bugüne dair şeyler ya parçalı bir şekilde anlatılıyor ya da anlatılamıyor. Ayrıca çocuklar anlatılarında kendilerini şiddetin hem nesnesi hem de öznesi olarak kuruyorlar. Dolayısıyla kullandıkları dil bir mağduriyet dili değil tersine adaletsizliğe karşı bir direniş dili. Fakat bu adaletsizlik bugüne değil geçmişe işaret ediyor. Diğer bir deyişle, çocuklar mücadelelerinin; ebeveynlerinin ya da genel olarak Kürtlerin geçmişte yaşadıkları adaletsizliklere karşı olduğunu söylüyorlar.

Kürt hareketi içinde mobilize olmuş çocuklar mahallede çeşitli eylemler düzenliyorlar. Geçmişten farklı olarak bugün daha çok gençler ve çocuklar siyasette aktif olduğu için polis de daha çok bu gruplara odaklanmış durumda. Bu nedenle rutin polis şiddetine maruz kalıyorlar.

Berivan: Eylemlerde sürekli evlere baskın yapıyorlar… Çok kötü aşağılıyorlardı. Kullandıkları kelimeler, küfürler, ağza alınmayacak küfürler ediyorlardı bize resmen. Sanki orada kimsesiz yani sahipsiz gibi bir şeydik. Hani arkamızda DTP partisinin olmadığını düşünsek tabii, sahipsiz gibi bir şeydik… Siviller, bizi okuldan aldılar, elimizde kelepçeler falan gittik, sorgumuzda sorulan şu: seni kim kurtaracakmış, parti mi? Sorulan soru bu sadece söylediler. Sen partiye mi gidiyorsun dediler, zaten bir şey demeye, yani evet bile diyemiyorsun, cevap hakkı vermediler bize, izin vermediler, biraz da dövdüler tabii. Alıştık artık dövmelerine vallahi ya gerçekten.

Çocukların çoğu okul ve karakol gibi devlet kurumlarında kendilerini nasıl sahipsiz hissettiklerini anlattılar. Buna karşılık DTP onlara aidiyet ve koruma hissi veren bir kurum olarak beliriyor. Tartışmalarda ya da kavgalarda Türk çocukları Kürt çocuklarını polise şikâyet etmekle tehdit ederken Kürt çocukları Türk çocuklarını DTP’ye şikayet etmekle tehdit ediyor. Gözaltı ve tutukluluk çocukların temel deneyimleri haline geldiği için polisin rutin şiddeti çocuklarla devlet arasında bir antagonizm yaratıyor. Mahalle dışındaki “ötekilerle” karşılaşmaları şiddetle biçimlendiği için bana bir araştırmacı olarak anlatmaya değer gördükleri hikâyeler de genellikle şiddet hikâyeleri oluyordu.

Erhan: Örneğin bir gün ben eyleme katılmamıştım ama yakalandım, öyle soru sormadan hemen üstüme saldırdılar.

H: Kaç yaşındaydın o zaman?

E: Sekiz yaşındaydım. Sekiz yaşındayken bile hiç soru sormadan aldılar, iki gün nezarette kaldım. Ondan sonra sekiz yaşında olmama rağmen nezarete attılar. Zoruma gitti, ondan sonra dört ay da 12 yaşındayken kaldım. Dört ay hapiste kaldım.

H: O iki gün nezarette kaldığın zaman, o günleri hatırlıyor musun?

E: İki gün nezarette kalmam ne bileyim zamanın geçmemesi, bilip bilmeden, insanın zoruna gitmesi, o derece. Çok zoruma gitti yani iki gün, iki gün yani yarım saat olsa bile haklıysan tutuklamaları, o zoruma gitti işte.

H: Peki ondan sonra katıldın mı eylemlere, o iki günden sonra?

E: Bırakmadım katıldım yine, yani benim zoruma gittiği için hepsine de katıldım.

H: Peki on iki yaşında girmiştin, o zaman nasıl bir şey oldu?

E: O zaman duruşma falan yaptık, mahkemeye çıktık, avukatımız vardı, bir avukat, avukat konuştu, yani delil olmadan beni hapse attılar. İşte mahkemeye sürdüler, mahkemeye bilerek uzattılar, bir gün uzattılar, maksat ki Kürdüm ya, ya sordular zaten Kürt müsün, Kürdüm dedim yani kendimi şey yapmam.

H: Peki dört ay kalmıştın değil mi orada, o nasıl geçti?

E: Zaman geçmiyor yani, hakkımızı tam savunamıyorduk, daha çok hırslanıyorduk, daha çok hırslanıyorduk, onlara karşı beni burada tutmaları, benim o yaşımda hapse bile atılmamam lazım, öyle bir yasa yok, yani düşünebiliyor musun zaten delil yok bir de on sekiz yaşına kadar oy kullanamıyorsun, kullanamıyorsa demek ki aklı almıyor, aklım almıyorsa beni de hapse atmanıza hakkınız yok. Oy kullanmıyorsam beni hapse atmalarına hakları yok, hapse atıyorlarsa o zaman ben de oy kullanayım. Yani o zaman ben de oy kullanayım. O zaman ben de oy kullanayım ki ben aklım alıyor hapsi ama ben aklım almıyor oy kullanmayı. [Hapisten] ilk çıktığımda zamanın hemen geçmesi, yok ne bileyim istediğin yeri gezebilmesi, içeride kalması ayrı ama dışarıda rahat rahat gezmesi ayrı.

Mahalledeki politik şiddet bununla sınırlı değil: Polis düzenli olarak evlere operasyonlar düzenliyor. Aslında mahallede konuştuğum çocukların hemen hepsi politik meseleler kadar hırsızlık ve kavga nedeniyle en az bir kere gözaltına alınmış ya da tutuklanmış.

Okul da çocukların şiddete maruz kaldığı mekânlardan biri. Çocukların hepsi politik düşünceleri ve pratikleri nedeniyle öğretmenler tarafından dövüldüklerini anlattılar. Dahası, defterlerine yazdıkları sloganlar, öğretmenleriyle yaptıkları siyasi tartışmalar ve Türk ve Kürt öğrenciler arasındaki tartışma ve kavgalar nedeniyle Kürt çocukları gözaltına alınıyor hatta tutuklanıyor. Sivil ve resmî polisler günün her saati mahallenin ana sokaklarında dolaşıp keyfi olarak çocukları durdurup kimlik soruyorlar.

Erhan: Polisler ne bileyim durduk yerde kimlik sorma, mesela sana siyasetten yattın mı diye soruyor, bilmem neden yattın mı, çocukları kandırıyorlar, sizi kandırıyorlar değil mi diyorlar. Size para veriyorlar yapmanız için değil mi diyorlar halbuki hepsi yalan ki yani bahane uyduruyorlar, para veriyorlar bilmem ne veriyorlar. Diyor ki mesela mahkemeye çıkıyor çocuk ben para için yaptım diyor halbuki yalan polis baskısı. Hepsi de baskı bir uydurma mesela diyor ki senin diyor arkadaşını da yakaladım, çok iyi biliyorum bunu, hemen zarf atıyorlar, senin arkadaşını yakaladım, senin ismini verdi diyor, ben diyorum arkadaşımı getirin öyle konuşalım diyorum, gelsin diyorum eğer yakaladıysanız.

Mahalledeki şiddet sadece okulda, karakolda ve sokakta değil ya da şiddetin uygulayıcıları da sadece polis ve devletin diğer temsilcileri değil. Şiddet mahallede hayatın her alanına yayılmış durumda. Şiddet aynı zamanda ailevi ilişkilerin de kurucu bir öğesi.

Zorunlu göçe maruz kalmış ailelerin çocukları yerinden edilmişliğin kentteki diğer şiddet biçimleriyle katlandığı bir ortama doğarken ebeveynler de kendilerini kent yaşamına adapte etmekte zorlandıkları için kentte ikinci bir yenilgi yaşıyorlar. Saha araştırması sırasında, zorunlu göçle gelmiş çoğu ailede babaların çalışmadığını, çocukların ailelerin geçimini sağladığını gözlemledim. Babaların çalışmamalarının nedeni köydeyken belli bir statüleri varken kentte niteliksiz işçilere dönüşmeleri. Onların iş olanakları da çok sınırlı: ya inşaat işinde yaşıyorlar, ya pazarlarda sebze ve meyve satıyorlar ya da seyyar satıcılık yapıyorlar. Çoğu baba da bu tarz işlerin onurlarını incittiğini düşündüğü için çalışmak istemiyor. Ancak çocuklar berber, mobilyacı ve terzilerde çıraklık yapabildikleri için daha çok iş olanağına sahipler. Ayrıca çocuklar okula gittikleri için Türkçeyi ailelerinden daha iyi biliyorlar ve fatura ödeme, belediye veya valiliğin dağıttığı yardımları almak için gerekli evrakları hazırlama gibi aileleri için önemli bürokratik işleri üstleniyorlar. Bazı ebeveynler hiç Türkçe bilmediği için onları hastaneye çocukları götürüyor. Tüm bunlar da çocukları aile ilişkileri içinde güçlü bir konuma getiriyor. Dahası çocuklar kendilerini ailelerinden daha politik gördükleri için ve gerçekten de siyasette daha aktif oldukları için de aile içinde bizim alışık olmadığımız bir ilişki biçimi doğuyor. Çocuklar ailelerinin devletin şiddeti nedeniyle sindirildiklerini ve sessizleştirildiklerini düşünüyorlar. Ancak çocuklar medya, özellikle de internet yoluyla devletin Kürtleri ezdiği bilgisini paylaşıyorlar. Onlara göre, ebeveynlerinden farklı olarak bu ezilme bilgisi devlete karşı öfkeye yol açıyor. Bununla birlikte, aile içindeki statülerini ve iktidarlarını kaybeden babalar kendi otoritelerini tekrar kurmak için çocuklarına daha fazla şiddet uyguluyorlar. Konuştuğum çocuklardan çoğu babalarından çok fazla dayak yediklerini anlattılar.

Murat: Benim babam bir vurdu mu, koltukta zıplıyordu vuruyordu, zıplıyordu vuruyordu. Kilolu bir de kalıplı. Midemin boşluğuna vuruyordu, ağrıyor mu diyordu, ben ağrıyor deyince daha çok vuruyordu. Diyordu neren ağrıyor neren, diyorum buram sonra lap lap vuruyor (gülüyor).

Ancak, çocukların kendisi de şiddetin uygulayıcılarına dönüşüyorlar. Onlar da kendilerine yöneltilen şiddete karşılık olarak öğretmenlerine, polislere, hatta ailelerine karşı şiddet uyguluyorlar. Böylelikle, şiddet çocukların deneyimlerinin temel belirleyeni ve bu yüzden de anlatılarının temel yapısı oluyor. Aslında, ilginç bir şekilde, çocuklar neden şiddetin öznesi olduklarına dair rasyonel açıklamalar yapıyorlar: Şiddet daha çok şiddetten kaçmanın tek yolu onlar için.

Erhan: Polis ne yapacak, tepkini koymazsan, onları gözünde büyütürsen, onlar senin üstüne çökmeye başlar. Tepkini koydun mu onlar sana bir şey yapamaz. Tepkisini göstermedin mi polis dövüyor, gelip kapına dövüyor, tepkini gösterdin mi biliyor ki korkmuyorsun, bir şey yapamaz. Korkmuyorsan bir şey yapamaz. O küfür etti mi sen de ardından küfür edecen yani. Ama sen korktuğun zaman senin daha çok üstüne geliyorlar. Daha çok şey yapıyorlar. Şaşırıyorlar polisler de, şaşırıyorlar, bu yaşta nasıl bize bağırıp çağırıyorlar. Ne bileyim yani nasıl bizim üstümüze üstümüze gelebiliyorlar yani şaşırıyorlar polisler. Şaşırmalar da oluyor korkular da oluyor. Yani bu yaşta bize bunu yapıyorsa gelecekte ne yapacak acaba. Zaten en çok çocuklardan korkuyorlar. Polisin, benim ilk girdiğimde, okulun önünde zaten bizim akrabanın birine polis vurdu, polislerle bile kavga ettik, onlardan korkumuz yok yani. Yani birimize vuruyor, copu alıp birimize vuruyor, copunu alıp onu dövüyoruz. Birçok kez oldu yani, polisin kafasını bile yardık, ondan mahkemelik olduk yani.

Murat: Hoca Erhan’dan korkuyor (o sırada Erhan içeri giriyor). Yok Erhan, benim seninle alıp vermediğim bir şey yok dedi hoca.

E: Ben o hocayı var ya, bana öyle diyen hocayı dövdüm. Sınıfın içindeyiz, şimdi yanımdaki çocuğun yanında geziyor, geziyor, onu dövecek ya bahane arıyor. Gelip gitti, gelip gitti, bu bir hareket yaptı, hemen üzerine yürüdü, onu dövecekti, tam vuracak ben bir şaplak vurdum, baktım sınıf gülüyor. O seneden beri bana bir şey yapamıyor.

Kuto: Geçen gün şey cetvel var böyle alüminyum, şimdi konuşuyorduk arkadaşlarla, ben bir şey söyledim baktım bütün sınıf gülüyor. Hareket yaptım arkasından ooo dedi geldi bana kadın ha vurdu vurdu vurdu acımıyordu en sonunda baktım kemiğe geldi, ben sinirlendim kalktım saçını tuttum, şaplağı vurdum, gel sen bana bir daha dokun iki katını yaparım dedim.

Öğretmenleri dövmek öğretmenlerden daha az dayak yemenin tek yolu. Polise saldırmak (ve onlardan korkmamak) polis şiddetinden kaçmanın tek yolu. Çocuklar bu stratejileri kendi gündelik deneyimlerinden çıkarıyorlar. Örneğin, polis tarafından dövülürken yere düşerlerse daha çok dayak yiyeceklerini deneyimlerinden öğrenmişler. Çetelere girmeleri ya da girmek istemeleri de bu durumla çok ilgili çünkü çetenin gücü arkalarında olursa kimsenin onlara dokunmaya cesaret edemeyeceğini düşünüyorlar. Bu bağlamda, çoğu esrar kullanan bu çocuklar gerektiğinde gönüllü olarak psikopat kimliğine de giriyorlar. Bu psikopat kimliği aile ve arkadaş ortamı içinde onlara bir dokunulmazlık sağlıyor. Diğer taraftan çocuklar kendilerine de şiddet uyguluyorlar. Bunun bir göstergesi mahalledeki çoğu çocuğun kolunda sayısız jilet izinin olması. Ayrıca kibrit çöpüyle kollarının derisini kazıyarak “nefret”, “öfke”, “kin” gibi kelimeler yazıyorlar.

Şunu belirtmek gerekir ki çocuklar yine şiddet ve mücadele üzerinden mahalleye bir aidiyet de hissediyorlar. Sokaklardaki eylemleriyle, çatışmalarıyla ve politik cemaatleriyle mahalleyi ve bu anlamda kenti kendilerinin kılıyorlar. Onlara memleketlerine dönmek isteyip istemediklerini sordum:

Erhan: Burada (Adana) kalmayı, nasıl yani burada her şeyimi kurmuşum, yani halkımı tanımışım, burada insanlarımı, toplu olduğum insanları bırakamam yani. Parti olaylarını, arkadaşlarımı, o yüzden bırakamam.

Erhan halkını ve partiyi bırakamadığı için memleketine dönmek istemediğini söylüyor ancak bahsettiği memleketi Kürdistan’ın başkenti ve Kürt siyasetinin merkezi olarak kabul edilen Diyarbakır. Ancak böyle düşünen sadece Erhan değil, mülakat yaptığım ya da sohbet ettiğim çocuklardan hiçbiri memleketine dönmek istemiyor. Bu durum sadece Kürt hareketinin Kürdistan sınırlarını aştığı anlamına gelmiyor, aynı zamanda daha önceden de belirttiğim gibi Kürtlüğün bir toprak parçası (ya da dil) üzerinden değil mücadele ile anlamlandırıldığını gösteriyor. Eğer bu çocuklara göre Kürtlük bir direnişse, Kürdistan bir direnişe değil bir yenilgiye işaret ediyor onlar için. Daha önce de belirttiğim gibi köy onlar için sadece devletin şiddet uyguladığı bir mekân olarak anlamlandırılıyor ve anlatılıyor. Ancak Gündoğan Mahallesi büyük bir direnişin merkezi ve PKK’nin kurtarılmış bölgesi olarak hatırlanıyor ve anlatılıyor. Çocuklar bu nedenle Gündoğan’a bir aidiyet hissediyorlar ancak konuşmalarında Kürdistan’ı kurmak için mücadele ettiklerini söylüyorlar. Peki, bu Kürdistan neresi? Nerede kurulacak Kürdistan? Bence Kürdistan artık spesifik bir bölgeye işaret etmiyor, Kürdistan daha ziyade her zaman birazcık uzakta olan bir boş gösterene [empty signifier] dönüşüyor çocuklar için.

Şu ana kadar her ilişkinin şiddetle anlamlandırıldığı bir mahallede yaşayan çocukların nasıl hem şiddetin öznesi hem de nesnesi haline geldiklerini anlatmaya çalıştım. Eğer bu ortamda şiddetsiz bir alan ve şiddetsiz bir ilişki var olamıyorsa çocukların bu şiddetle kurulan siyasetini nasıl anlayacağız? Eğer çocuklar şiddet ve mücadele üzerinden kent mekânını kendilerinin kılıyorlarsa, şiddet üzerinden kendilerini var edebiliyorlarsa şiddet ve özgürlük arasındaki ilişki nedir? Ve bu bağlamda şiddeti ve özgürlüğü nasıl kavramsallaştırabiliriz? Bu soruların cevabını Georges Bataille üzerinden cevaplamaya çalışacağım.

Bataille bir toplumu belirleyen şeyin Marksistlerin iddia ettiği gibi üretim ilişkileri olmadığını, tersine toplumun tüketim ilişkileri yani üretilen fazla enerjinin (“lanetli pay”) nasıl tüketildiğiyle belirlendiğini iddia ediyor (Noys, 2000: 103). Bataille’a göre egemenlik mücadelesi de aslında yararsız olan ve bu yüzden de tüketilmesi gereken “lanetli pay”ın nasıl tüketileceği mücadelesidir. Peki, benim betimlemeye çalıştığım toplumdaki lanetli pay nedir? Kapitalizmin kuruluşu ve işleyişi demografinin kontrolü ile ilişkilidir. Joost Jongerden Türkiye modernleşmesinin coğrafik bir proje olduğunu çünkü bu projeyle başından itibaren azınlık nüfusunun bir mekândan diğerine zorla göç ettirilerek kontrol edilmeye ve böylece Türk vatandaşlığının üretilmeye çalışıldığını savunuyor (Jongerden, 2007: 281). Bu bağlamda Türkiye ulus devleti (ve son döneminde Osmanlı İmparatorluğu) fazlalık olarak gördüğü azınlık nüfusuna müdahale ediş biçimiyle kendisini kurmuştur. Kürtlerin her zaman çok çocuk yapmakla suçlandığını görüyoruz. Diğer bir deyişle, Kürtler üretken bir şekilde tüketilebilecekten daha fazla çocuk yapmakla suçlanıyor. Kürt çocukları ne toplumun ne de devletin üretken bir şekilde tüketemediği bir artığı oluşturuyor. Onlar fazlalık olarak algılanıyor çünkü ne devleti ne de aileyi yeniden üretecek bir potansiyellerinin olmadığı düşünülüyor. Diğer yandan Judith Butler’a göre, kamusal alanda toplumsal bir olgu olarak kurulan bedenler çeşitli çatışkı ve mücadelelerin yaşandığı toplumsal yaşamın izlerini taşırlar (Butler, 2005: 26). Bu bağlamda, Kürt çocuklarının bedenleri Kürtlerin şiddet dolu tarihinin, PKK’nin şehirlerdeki mücadelesinin ve Kürtlerin “gelecek” hayallerinin kazındığı aktarıcılar haline geliyor. Bu da çocukluk masumiyetle özdeşleştirilirken Kürt çocuklarından neden bu kadar nefret edildiğini ve korkulduğunu gösteriyor. Kent mekânında dolaşan Kürt çocukları Türk toplumunun demografik korkusunun bir kaynağına dönüşüyor: Onlar artan Kürt nüfusunu simgeleyerek Türkler için “demografik bir saatli bomba”yı oluşturuyorlar (Collins, 61). Bu nedenle de Kürt çocuklarının bedenleri bir mücadele alanı oluşturuyor. Devlet bu korku nesneleri olarak algılanan bedenleri kontrol etmeye çalışırken çocuklar pratikleriyle kendi bedenleri üzerinde hak iddia ediyor ve kendi üzerlerinde egemenliklerini kuruyorlar.

Bataille egemenlik ve özgürlük arasında bir ilişki kurarak ezilen insanların egemenliği performe ederek nasıl özgürleştiklerini analiz ediyor. Bataille’a göre şiddetin sınırları ve normları aşma potansiyeli onu her türlü özgürlük mücadelesinin merkezine oturtuyor (Noys, 66). Egemenlik de ancak sınırlar aşıldığında ve şiddetle ortaya çıktığı için aslında şiddet ânı ile özgürlük ânı aynı şeydir. Bu nedenle Bataille, ezilenlerin özgürleşmesinin egemenlik ve şiddetle mümkün olduğunu yazıyor, çünkü şiddet ezilenlerin iktidarla yüzleştikleri, hayatlarını riske attıkları ve böylece egemenin normlarını aştıkları ânı ifade ediyor (a.g.e.). Bir kişi “kaybedecek bir şey kalmadı” noktasına geldiğinde, kendisini tutsak eden şeyleri, buna bedeni de dâhildir, feda ettiğinde kendi enerjisini tüketir ve egemenliğin içsel deneyimine ulaşır ve özgürleşir (French, 2007: 115). Çünkü ezilenler normları aştıklarında, kendilerinin üretildiği ve yeniden üretildiği üretim ilişkilerini kırdıklarında kendilerinin tüketildiği mekanizmayı da kırarlar. Fakat özgürlük ânı ile yenilgi ânı aynı anda gelir çünkü tüm normları aşan şiddet aslında bir biçimde bir kendini yok etme pratiğidir. Bu nedenle, harcama trajik ve yaşanmış [lived] deneyimdir (a.g.e., 24).

Betimlemeye çalıştığım mahallede devlet, egemenliğini, tüm normları aşarak, çocukların bedenlerini şiddetle, işkenceyle ve tutuklamayla kontrol etmeye çalışarak gösteriyor. Diğer taraftan, çocuklar sürekli olarak “kaybedecek bir şey kalmadı”yı performe ediyorlar. Egemen, artık olarak düşünülen çocukları nasıl tüketeceğine karar vermeye çalışırken, çocuklar bedenlerini şiddetin öznesi ve nesnesine dönüştürerek bedenlerinin nasıl harcanacağı konusunda kontrolü kendi ellerine alıyorlar. Çocuklar bedenlerini, üzerine “nefret” ve “öfke” yazdıkları nesnelere dönüştürerek, kendilerine zarar vererek, bedenlerini devlete ve düzene olan öfkenin ve nefretin tecessümü haline getiriyorlar. Böylece harcama performansında tüm normları aşıyorlar.

Sonuç

Kürt çocuklarının Türkiye’nin gündemine oturan bu mobilizasyonunun “düşük yoğunluklu savaş”ın bitmesinden sonra başlaması ilginçtir. AB ile Türkiye arasındaki görüşmelerin arttığı, demokratikleşme ve azınlık hakları adına yeni reform paketlerinin hazırlandığı, umutlu bir atmosferin oluşmaya başladığı 2000’li yılların kontekstinde, özellikle de son zamanlardaki “Kürt sorununun çözümüne hiçbir zaman bu kadar yaklaşılmamıştı” duygusunun hakim olduğu ve “Kürt Açılımı”nın herkeste bir umut yarattığı bir ortamda Kürt çocuklarının radikal mobilizasyonunu nasıl anlamlandırabiliriz? Bence bu çelişki şu soruları sormamızı gerektiriyor: Kürt sorunu nedir gerçekten? Kürt sorunu nasıl çözülür ya da Kürt sorununun bir çözümü var mıdır? Makro-siyaset diliyle ifade edilen sorunların dışında, gündelik hayatta yaşanılan sorunlar nelerdir?

Erhan: Yani ona (devlete) tepkimiz her zaman olacak yani. Olmazsa bile, başaramazsak bile, bir şey kazanamazsak bile her zaman tepkimiz olacak yani.

Kürt çocuklarının devlet karşısındaki radikal duruşları, liberal bir umut yerine öfkeden ve umutsuzluktan beslenen mücadeleleri, sistemle rasyonel bir pazarlığa girmemeleri alternatif bir siyasetin tahayyülünü oluşturabilir. Ancak Kürt çocukları kendilerini korumadan, tüm riskleri göze alarak ve tüm normları aşarak bir politik öznellik kurarken ve bu bağlamda Bataille’ın ifadesiyle gerçek özgürlüğü deneyimlerken iktidarın eşitsiz dağıldığı bir ortamda tutuklanarak, işkence görerek ve öldürülerek devletin açık şiddetine maruz kalıyorlar.

Kürt çocukları için ezilmişliklerinin nedeni devlet ve onun kurumlarıdır. Fakat devlete karşı mücadele ederken onlar ailelerinin hatta Kürt hareketinin normlarını da aşıyorlar. Onlar Kürt hareketini reddetmiyorlar, kendilerini Kürt hareketinin içinde tanımlıyorlar ve Abdullah Öcalan’ı da bir lider, kendilerini mobilize eden bir figür olarak görüyorlar. Fakat Kürt hareketinin siyasetini içererek dönüştürüyorlar. DTP’nin reel siyaset yapabilmek -barış, affetme, uzlaşma ve pazarlık siyaseti- için unutmak zorunda kaldığı şeyi bu çocuklar gündelik hayatlarında sürekli hatırlıyorlar. Ailelerinden edindikleri tarih ve dil onlara her gün devlet şiddetini hatırlatıyor. Devletin temsilcileriyle (polis, öğretmen vs.) her gün yaşadıkları karşılaşmalar, sıradan Türklerin de bu katastrofta payının olduğu bilgisi çocuklar arasında sürekli olarak yeniden üretiliyor. Tüm bunlar, DTP uzlaşma ve barış adına onları unutmaya zorlasa da belki de tam da unutmaya zorladığı için, çocukların anlam dünyalarını biçimlendiriyor. Ancak burada önemli olan nokta Kürt hareketi içindeki bu farklı siyaset tarzının farklı kuşaklar arasında olmasıdır. Bu da Kürt hareketinin yörüngesinin farklı kuşaklar arasındaki mücadele ile şekilleneceğini imliyor. Ancak şunu belirtmek gerekiyor ki çocukların siyaseti zamansal ve mekânsal olarak belirsiz bir temelde var oluyor; bu nedenle ne devlet ne de Kürt hareketi bu siyaseti anlayamıyor. Bir taraftan bu siyaset normları, sınırları, toplumsal ve yasal kanunları aşıyor. Diğer taraftan da bu yarı-otonom örgütlenmeler Kürtlerin temsilcilerini ve Kürt örgütlerini reddetmeden alternatif pratikler ve söylemler üretiyor. Hareketle aynı sloganları kullansalar da hareketin demek istediğinden farklı şeyler ima ediyorlar. Örneğin bir çocuk Kürt kimliği için mücadele ettiklerini söylüyor. Ona Kürt kimliğiyle ne demek istediğini sorduğumda o kimliklerinde “Kürdistan Cumhuriyeti” yazılması ve kendi ülkeleri olması gerektiğini ifade etti.

Kürt çocuklarının politik öznellikleri, Kürt hareketinin taleplerini ve siyaset yapma tarzını dönüştürebilecek alternatif bir siyasetin çıkabileceğini gösteriyor. Ayrıca Kürt çocuklarının hikâyeleri bize özgürlüğün ve mücadelenin yeniden kavramsallaştırılması için olanaklar sunuyor: Özgürlük ve mücadele, uzlaşı ve mağduriyet diliyle değil şiddetle ve egemenlikle kuruluyor.

PDF olarak indir

 

                                                                                                                                                                         

Kaynakça

Altaylı, Fatih. 2007. “Sorunun nedeni nüfus planlaması mı?” http://www.fatihaltayli.com.tr/content.cfm?content_id=452 Erişim: 13 Eylül 2009.

Butler, Judith. 2004. Precarious Life: the Powers of Mourning and Violence. New York: Verso.

Comaroff, J. ve Comaroff, J. 2005. Reflections on Youth, From the Past to the Postcolony, Honwana.

Collins, John. 2004. Occupied by Memory: the Intifada Generation and the Palestinian State of Emergency. New York: New York University Press.

Das, Veena. 1998. “Wittgenstein and Anthropology”. Annual Review of Anthropology. 27: 171.

Feldman, Allen. 1991. Formations of Violence: The Narrative of the Body and Political Terror in Northern Ireland. Chicago and London: The University of Chicago Press.

French, Patrick. 2007. After Bataille: Sacrifice, Exposure, Community. Lagenda.

Foucault, Michel. 2000. Büyük Kapatılma. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Goldhammer, Jesse. 2007. “Dare to Know, Dare to Sacrifice: Georges Bataille and the Crisis of the Left”, in Reading Bataille Now. Edited by Shannon Winnubst. Indiana: Indiana University Press.

Gürbilek, Nurdan. 2001. Kötü Çocuk Türk. İstanbul: Metis Yayınları.

İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi 2006-2008 Faaliyet Raporu. 2008. http://www.ihd.org.tr/index.php?option=com_content&view=category&layout=blog&id=36&Itemid=193 Erişim: 13 Eylül 2009.

İnan, Kemal. 1999. “Modern Çocukluk Paradigması”. Sayı: 21. Cogito. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Hughes, Nancy and Sargent, Carolyn. 1998. Small War: The Cultural Politics of Childhood. Edited by Hughes, Nancy and Sargent, Carolyn. Berkeley: University of California Press.

Jongerden, Joost. 2007. The Settlement Issue in Turkey and the Kurds: an Analysis of Spatial Policies, Modernity and War. Boston: Brill.

Maksudyan, Nazan. 2008. Hearing the Voiceless-Seeing the Invisible: Orphans and Destitute Children as Actors of Social, Economic, and Political History in the Late Ottoman Empire. Unpublished Thesis. Sabanci University.

Neyzi, Leyla. 2001. “Object or Subject? The Paradox of ‘Youth’ in Turkey”. International Journal of Middle East Studies. 33(3): 411-432.

Noys, Benjamin. 2000. Georges Bataille: A Critical Introduction. London: Pluto Press.

Piot, Charles. 1999. Remotely Global: Village Modernity in West Africa. Chicago: University of Chicago Press.

Radstone, Susannah. 2008. “Memory Studies: For and Against”. Memory Studies. 1(1):31-39.

Scarry, Elaine. 1985. The Body in Pain: The Making and Unmaking of the World. New York and Oxford: Oxford University Press.

Türker, Yıldırım. 2008. “Altaylı Geliyor”. Radikal Gazetesi. (08/12/2008).

Üstündağ, Nazan, 2005. Belonging to the Modern: Women’s Suffering and Subjectivities in Urban Turkey, Unpublished Thesis, Indiana University.

                                                                                                                                                                         

[8] Kuto zorunlu göçle Adana’ya gelmiş Batmanlı bir ailenin çocuğu. Kuto 16 yaşında ve bir ilköğretim okuluna gidiyor ve aynı zamanda mahalledeki bir berberde çalışıyor.

[9] Berivan mülakat yaptığım çocuklar içinde Adana’da doğmamış tek çocuk. Berivan’ın ailesi Mardinli. Berivan sekiz yaşındayken ailesi köydeki asker baskısından dolayı Adana’ya göç etmiş. İlköğretim okuluna gidiyor ve aynı zamanda bir kuaförde çalışıyor.

2018-12-02T19:13:09+00:00