Şiddet ve Özgürlük: Kürt Çocuklarının Siyaseti – Bölüm I

Haydar Darıcı

…philosophy does not concern itself with children. It leaves them to pedagogy, where they are not in very good hands. Philosophy has forgotten about children.[1]

Bernard Schlink

Özet[2]

Bu yazıda çoğunlukla zorunlu göç mağdurlarının yaşadığı Adana’nın Gündoğan Mahallesi’ndeki[3] Kürt çocuklarının şiddet ve özgürlük deneyimleri analiz edilmektedir. Çocukluğun tarihsel ve politik bir kurgu olarak alındığı bu yazıda öncelikle zorunlu göç sonrasında Kürt toplumunda çocukluğun ve çocukluk deneyimlerinin nasıl dönüştüğü, çocukların kendi deneyimlerini nasıl anlamlandırdıkları ve anlattıkları incelenmektedir. Ardından gündelik pratikler ve öznel anlatılar üzerinden çocukları politikleştiren ve Kürt hareketi içinde mobilize eden dinamikler ve bu dinamiklerle ortaya çıkan siyaset analiz edilmektedir. Bu yazı, çocukların siyaseti üzerinden özgürlüğü, mücadeleyi ve siyasi olanı yeniden düşünmeyi hedeflemektedir.

Yeni Bosna’da bir ilköğretim okulunda öğretmenlik yapan bir arkadaşım çoğu zorunlu göçle gelmiş olan öğrencilerinin şiddet yüklü olmalarından yakındı: “Lise öğrencileri bile böyle değildir” dedi ve ekledi: “Her ay bir iki öğretmen küçücük çocuklardan dayak yiyor, birkaç öğretmen psikologa gitmeye başladı. Bilmiyorum ki neden böyle bu çocuklar, bunlar sanki çocuk değil. Bir gün serseri çocukları çektim kenara, onlara dedim ki bakın bu okulun psikopatı benim, siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz, sizi mahvederim. Biliyorum bu bir öğretmenin söyleyebileceği biz söz değil ama onlarla nasıl başa çıkacağımı bilemiyorum. Bir yandan serseriler, ama politikler de, Hayat TV’yi, EMEP’i biliyorlar… Belki de buradaki çocukların dışarıda gördüğümüz çocuklar gibi olmasını istiyoruz”.

Nurdan Gürbilek’e göre çocukluk 90’lı yıllara kadar Türk toplumunda masumiyet, kırılganlık ve mağduriyetle özdeşleştirildi. Yeşilçam filmlerindeki Sezercik, Ömercik ve Ayşecik gibi çocuk kahramanlar, Kemalettin Tuğcu romanlarındaki yetim çocuklar, dükkânların, kahvelerin ve evlerin duvarlarına asılan “Ağlayan Çocuk” resimleri toplumdaki bu çocukluk imgesine işaret ediyordu. Ancak, Gürbilek’e göre, 90’lı yıllarda çocuklar ekonomik ve politik nedenlerle metropolleri doldurmaya başladığında bu imge bir yalana dönüştü. Yani masum çocuk imgesi “tuhaf bir biçimde işaret ettiği şeyin kendisiyle karşı karşıya geldiğinde, belki de biraz bu yüzden inanılırlığını kaybediverdi” (Gürbilek, 2001: 45). Kapkaççı çocuklar, tinerci çocuklar, mendil satan çocuklar, tacizci çocuklar, şiddete eğilimli çocuklar yıllarca gazetelerin üçüncü sayfalarını doldurdu. Yalnız bu “kötü çocuk” genellikle Kürtlüğe işaret ediyordu. Kürt çocuklarının toplumsal söylemde korku nesneleri olarak kurulmaları da zaten zorunlu göçle metropollerde büyük bir görünürlük kazanmalarıyla başladı. Ancak 2000’li yıllarla birlikte, Kürt çocukları sadece adli bir vaka olarak değil aynı zamanda devlete ve düzene yönelen politik bir tehdit olarak da Türk toplumunun gündemine girdi. “Taş atan çocuk” da bu düşünceyi Türk toplumunun zihnine kazıyan bir imge haline geldi. Bunun üzerine, Türk devleti altına imzasını attığı çocuk haklarına yönelik bütün uluslararası anlaşmaları, hatta kendi Anayasası’nı çiğneyerek yüzlerce çocuğu örgüt üyesi olmakla suçladı ve tutukladı. Bu aynı zamanda Türk devletinin ve toplumunun yaşadığı paniği de gösteriyordu çünkü bu sefer eylemcilerin yaşları önceki yıllarla karşılaştırıldığında oldukça küçüktü. Ayrıca, çocukların nasıl bir motivasyonla bu eylemleri yaptıkları, bu politizasyonun altında ne gibi dinamiklerin olduğu anlaşılamıyordu.

Özellikle iki olay Kürt çocuklarını Türkiye’nin politik gündemine taşıdı. Bunlardan ilki, 2006 yılında 14 PKK gerillasının kimyasal silahlarla öldürülmesini protesto amaçlı yapılan eylemlerdi. Diyarbakır’da başlayan ve daha sonra başka bölgelere yayılan bu eylemlerde 10’u çocuk ve genç toplam 12 kişi öldürüldü. Polislerin bir gerillanın cenazesinden dönen kitleye saldırmasından sonra çocuklarla polis arasında günlerce süren çatışmalar yaşandı. Bu eylemler sırasında Başbakan yaptığı açıklamada Kürtleri şu şekilde tehdit ediyordu: “Kadın da çocuk da olsa güvenlik güçlerimiz terörün maşaları için gereken her türlü müdahaleyi yapacak. Çocuğunuza sahip çıkın” (Türker, 2008). Medyada ise çocukların “kötü niyetli insanlar” tarafından kullanıldığı yönünde yayınlar yapılıyordu. Aynı yıl içinde “Terörle Mücadele Yasası”nda yapılan değişiklikle[4] “terör suçu”nun kapsamı genişletildi ve “çocuklarını eyleme gönderen aileler”i cezalandırmanın yolu da açılmış oldu.

Çocuklar bir kez daha, 2008’de Abdullah Öcalan’a işkence yapıldığı iddiasından sonra sadece Kürt bölgelerinde değil, Batı’daki metropollerde de radikal eylemler yaptıklarında kamunun gündemine girdiler. Bu olaylar sırasında da yüzlerce çocuk ve genç tutuklandı. Bir kez daha kimse bu olaylardan bir anlam çıkaramadı çünkü politika çocuklara göre bir alan değildi. Elitler psikolojileri bozulmuş bu çocukları nasıl rehabilite edeceklerini tartıştılar. Medya yine bu çocukların beyinlerinin yıkandığını iddia etti. Radikal gazetesi “Çocuklara kıymayın efendiler” manşeti (10 Şubat 2008) ile çocukları masum olarak resmediyor; kötü olanın “terör örgütü” olduğuna işaret ediyordu. Çocuklara muz, şeker verilerek aslında bu çocukların “kazanılmaya” çalışıldığı ima ediliyordu. Diğer yandan çocuklar sert bir biçimde cezalandırılırken medya çocukların bu şekilde cezalandırılmalarına ses çıkarmadı. Eylemlere katılan çocuklara çok yüksek hapis cezalarının verildiği Adana’da “çocuklarını eyleme gönderen aileler”in yeşil kartlarının iptal edileceği bizzat Vali İlhan Atış tarafından bildiriliyordu. Atış çocuklara: “Biz sizi anne ve babanızdan daha çok seviyoruz” diyor ve büyük bir ironiyle şunları ekliyordu: “Sevgili çocuklar hiçbirinizin molotofkokteylli alanlarda olmasını istemiyoruz. Polise, jandarmaya, tedavi olduğu hastaneye, sağlık ocaklarına, komşunun arabasına, komşuyu hastaneye götürmek üzere gelen ambulansa taş atmanızı istemiyoruz. Hepinizin okumasını istiyoruz. Hiçbirinizin uyuşturucuya bulaşmasını, kâğıt toplamasını, elektrik direkleri arasında mendil satarak ailesine yardımcı olmasını istemiyoruz. Çünkü bunların hepsini biz size sağlayacağız. Bu muhteşem devlet sağlayacak”[5]. Oysa İHD Diyarbakır Şubesi’nin hazırladığı rapor çocuklara uygulanan devlet şiddetini açık bir biçimde ortaya koyuyordu (Faaliyet Raporu, 2008).

Öte yandan ana akım medyada Kürt çocuklarının artan sayısı Türkiye’nin önündeki en büyük engellerden biri olarak gösterildi. Eğer Kürtler bu kadar çok çocuk yapmaya devam ederse 2050 yılında Kürtlerin sayısı Türkleri geçecekti. Fatih Altaylı, bir köşe yazısında, akıllı, eğitimli ve çocuklarına iyi bir eğitim verme olanağı bulunan (Türk) orta sınıflara daha çok çocuk yapmalarını öneriyordu. Altaylı şöyle devam ediyordu: “Biz giderek azalıyoruz, onlar giderek çoğalıyor. Bununla mücadelenin yolu çok çocuk yapmaktır. Bizim gibilerin çok çocuk yapmasıdır” (Altaylı, 2007).

Çocukların, Kürt nüfusunun artışının bir simgesi olarak görülmesi toplumda onlara yönelik korkunun ve nefretin de nedenini oluşturuyor. İlginç bir şekilde Kürt çocuklarına yönelik baskıyı ve şiddeti eleştiren kişiler bu durumun son bulması için topluma bu çocukların çocuk olduğunu hatırlatmaya çalışıyor. Oysa çocukların şiddete ve baskıya maruz kalmalarının nedeni tam da çocuk olmaları.

Çocukluk Kategorisi

Çocukluk genellikle kültürlerüstü ve tarihüstü bir kategori olarak algılanır (Neyzi, 2001). Fakat sosyal tarihçiler ve antropologlar yaptıkları çalışmalarla bu algıyı sarstılar. Örneğin 17. yüzyıldan önce çocukluk kavramının olmadığını, çocukların minyatür insanlar olarak algılandığını iddia eden sosyal tarihçi Philippe Aries, 1660 ve 1800 yılları arasında aile yapısının değiştiğini ve ailenin çocuk odaklı olmaya başladığını söyler (Aktaran, Maksudyan, 2008: 3). Diğer taraftan, Foucault’nun modern iktidar kavramsallaştırmasından beslenen Robert Jütte ve Erving Goffman gibi tarihçiler modernite ile birlikte çocukların koşullarının daha kötüye gittiğini çünkü çocukların bu dönemde yetimhane, ıslahevi ve yatılı okulların disiplini altında “kurumsallaştırıldıklarını” iddia ettiler. Bu nedenle çocuklar modern toplumda Aries’in iddia ettiği gibi ilgi nesneleri olarak değil, tam tersine modern iktidarın söylemsel ve söylemsel olmayan pratikleri yoluyla disipline edilmesi gereken kişiler olarak algılandılar (a.g.e).

Çocukluk mefhumunun ortaya çıkışı burjuva ailenin ortaya çıkışına denk gelmektedir. Kemal İnal’a göre, modern çocukluk paradigmasının iki temel dayanağı vardı: burjuva değerleri ve bilim. Bu dönemde sadece çocukluk değil eğitim ve aile de yeniden biçimlendirildi (İnal, 1999: 63). Burjuva toplumun, bireyselciliğe dayanan kendi yaşam tarzının yeniden üretilebilmesi için bilim tarafından desteklenen belli bir çocukluk anlayışına ihtiyacı vardı. Aries’e göre modernite ile birlikte çocukların büyüklerin yaşamından atılması çocukluk üzerine üretilen bilgiyle meşrulaştırıldı: Çocuklar cahil, zayıf, irrasyonel, aşırı/ölçüsüz olarak tanımlandı. Bu yüzden de gözetlenmeleri, eğitilmeleri ve disipline edilmeleri gerekiyordu. Ayrıca çocuklar özsel olarak masum ve iyiydi; bu yüzden de korunmaları gerekiyordu. Büyükler ise rasyonel ve ılımlı olarak tanımlanıyordu ve bu tanım da onları gözlemleyen/gözetleyen ve yöneten statüsüne yükseltiyordu (Aktaran, Gürbilek, 47). Çocukların korunmaları, disipline edilmeleri ve eğitilmeleri gerektiği düşüncesine dayanan bu anlayış çocuklarla büyükler arasında yaşa dayanan bir iktidar ilişkisi kurdu.

Aries ile birlikte sosyal tarihçiler çocukların ve çocukluk kategorisinin büyükler tarafından tarih boyunca nasıl algılandığını analiz ettiler. Fakat çocukların kendilerini ve deneyimlerini nasıl anlamlandırdıkları ve anlattıkları incelenmedi (Hughes ve Sargent, 1998 15). Bu bağlamda, Veena Das antropolojinin çocukların sesini dışladığını söylüyor (Das, 1998: 174). Fakat son zamanlarda antropologlar yaptıkları çalışmalarda çocukluk kategorisinin ve çocukluğun nasıl deneyimlendiğinin zamana ve mekâna göre değiştiğini vurgulayarak çocukların kendilerini nasıl ifade ettiklerine, deneyimlerini nasıl anlamlandırdıklarına odaklanmaya başladılar. Bu çalışmalar aynı zamanda jenerasyon kavramını da sorgulamaya başladı. Jenerasyon genel olarak tarih ve biyolojiyle konotasyonu olan ve “yaşa dayanan bir sosyal kohort” olarak algılanıyordu. Oysa son çalışmalarda jenerasyonu “sosyal kimliklerin ve politik projelerin sembolik olarak üretildiği, yeniden üretildiği ve dönüştürüldüğü bir süreç olarak ifade etme eğilimi doğdu” (Collins, 2004: 13).

Aslında yaşa ve dışlamaya dayanan hiyerarşinin kurulan ikiliklere dayandığını düşünürsek sadece çocukluğun değil gençliğin ve yetişkinliğin de politik ve tarihsel kurgular/kategoriler olduğunu düşünebiliriz. Jean ve John Comaroff’a göre jenerasyon kavramı kronolojik bir kategori değil derin materyal kökleri olan sosyal, ilişkisel ve politik bir kavramdır (Comaroff ve Comaroff, 2000: 10). Benzer bir şekilde Scott modern devlet rejiminin kontrolünün, nüfusu çocuk, gençlik ve yetişkin gibi kategoriler üzerinden tanımlamaya dayandığını söylüyor (Aktaran, Durham, 2000: 114). Bu bağlamda, gençlik üzerine yapılan çalışmalarda da gençliğin modernitenin bir ürünü olduğu ve bu kategoriye atfedilen anlamların tarihsel kontesktlere göre değiştiği vurgulanıyor (Aktaran, Comaroff ve Comaroff, 2000). Comaroff’lara göre gençlik uzun bir eğitim sürecine sokularak ekonomiden dışlandı. Nasıl çocukluğa saflık ve iyilik atfedildiyse gençliğe de aşırılık, heyecan ve ulusun geleceği anlamları yüklendi (Comaroff ve Comaroff, 2000). Benzer şekilde Foucault da modern iktidarın kurulan kategorilerle işlediğini vurguladı. Foucault’ya göre tarihin belli bir döneminde, belli davranış ve varoluş biçimleri sorunlu olarak kabul edilir. Bu davranış ve varoluş biçimleri iktidarın söylemsel ve söylemsel olmayan pratiklerinin nesneleri haline gelir. Foucault bu sürece “hakikat oyunu” [the drama of truth] der. İnsanlar bu kategorilerin doğruluğuna inandıklarında bu kategorilerle özdeşleştirilen deneyimlerin özneleri olmayı da kabul ederler. Foucault örnek olarak delilik, hastalık ve suç gibi kavramların ya da davranış biçimlerinin nasıl sorunlu olarak kabul edildiğini ve anormal deneyimlere dönüştürüldüğünü verir. Bu kategorilerin tanımlanma ve bu kategorilere belli davranış biçimleri atfetme sürecinde söylemsel ve söylemsel olmayan pratiklerden yararlanılır. Söylemsel pratikler doğruluk iddiaları olan psikoloji, psikiyatri ve kriminoloji gibi disiplinler üzerinden oluşturulur. Söylemsel olmayan pratikler ise bilimsel doğrunun üretildiği koşulları sağlayan hapishane, hastane, okul ve cezaevi gibi kurumlardır (Foucault, 2000). Foucault’cu bir perspektifle, çocukluğun hukuk, psikiyatri, tıp gibi söylemsel pratikler ve okul, aile gibi söylemsel olmayan pratikler tarafından kurulduğunu söyleyebiliriz.

Çocukluk ile gençlik çalışmaları akademide ayrı disiplinler olarak yer alıyor. Fakat son dönemlerdeki antropolojik çalışmalar özellikle 21. yüzyılda, çocukluk ve gençlik arasına bir çizgi konulamayacağını vurguluyor. Eğer çocukların ve gençlerin temsillerine, öz temsillerine ve gündelik hayattaki deneyimlerine bakarsak böyle bir ayırımı yapmanın çok zor olduğunu görürüz. Uluslarötesi göç, metropollerde artan çocuk ve genç sayısı, yeni iletişim yolları, iç savaşlar, kolonyalizm sonrası toplumlardaki düşük yoğunluklu savaşlar kuşaksal kategorilerin yeniden gözden geçirilmesine yol açtı (Comaroff ve Comaroof, Neyzi, Durham). Sharif Kanaana genç yaştaki insanların intifadaya katılmasının Filistin toplumunda bir çeşit “terminolojik başkaldırı”ya yol açtığını iddia ediyor (Aktaran, Collins, 2004, 38). İşgale karşı mücadele eden bu genç aktivistlerin hangi yaş kategorisine girdiğini kimsenin bilmediğini söyleyen Kanaana geleneksel olarak kullanılan ve belli yaş gruplarını belirten kelimelerin anlamlarının ya daraldığını ya da genişlediğini belirtiyor (a.g.e.). Kanaana’ya göre ne İngilizcede ne de Arapçada yaşı belirtmek için kullanılan hiçbir kavram intifadadaki genç erkekleri tanımlamaya yetmiyor (a.g.e.).

Türkiye’de de önce adli bir vaka sonra da siyasi pratikleri nedeniyle politik bir tehdit olarak algılanan Kürt çocuklarının bir dönüşüm geçirdiğini görüyoruz. Peki Kürt toplumunda nasıl bir çocukluk kuruluyor ve deneyimleniyor? Nasıl bir tarih ve hafıza bu çocukluğu kuruyor? Özellikle 2000’li yıllarda, düşük yoğunluklu savaşın bittiği, barışın daha konuşulur olduğu ve mümkün görüldüğü bir ortamda çocukların siyaset alanına girişini, bu “kuşaksal başkaldırı”yı nasıl anlamlandırabiliriz? Yazının devamında Adana’nın Gündoğan Mahallesi’nde yaptığım saha araştırması üzerinden Kürt toplumundaki çocukluk kategorisini ve çocukluk deneyimlerini analiz etmeye çalışacağım.

Kürt Toplumunda Çocukluk

Gündoğan Mahallesi, seksenli yılların sonundan itibaren çoğunluğu zorunlu göçle Adana’ya gelen Kürtlerin şehrin kıyısındaki boş arazilere gecekondular inşa etmeleriyle kuruldu. Göçle gelen insanların çoğu köylerindeyken Kürt hareketi içinde politize oldukları için şehre geldiklerinde de Kürt hareketini desteklemeye devam ettiler ve bu yüzden Gündoğan başından itibaren PKK’nin kurtarılmış bölgesi olarak kuruldu. Ancak, 90’lı yılların ortalarına kadar her teşebbüsünde bombalandığı için devletin karakol kuramadığı, polisin giremediği bir mahalle olan Gündoğan, bu tarihten sonra özellikle PKK’nin strateji değiştirmesi ve milislerinin kırsala çekilmesiyle bir dönüşüm geçirdi. Mahallenin merkezine kurulan karakol, radikal İslami örgütlerin kurduğu “okuma evleri”, ortaya çıkan çeteler ve büyük bir yaygınlık kazanan uyuşturucu, mahallenin görünümünü radikal bir biçimde değiştirdi. Şunu belirtmek gerekir ki çocuklar (ve gençler) tüm bu dönüşümlerin nesneleri ve özneleri çünkü uyuşturucu kullanan ve satan, çetelere giren, “okuma evleri”ne gidenler çoğunlukla çocuk. Ayrıca, 2000’li yılların başından itibaren mahalledeki Kürt direnişinin en mobilize ve radikal kesimini de yine çocuklar oluşturuyor. Bu da politik olanı yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Çünkü politik çocuklar aynı zamanda mahalledeki çetelere girebiliyor, hırsızlık yapabiliyor ve “kriminal” olaylara karışabiliyor. Aynı şekilde, mahalledeki çeteler de politik eylemlere katılabiliyor ve polisle olan çatışmalarda çocukları koruyabiliyor. Bu, yaşanan savaş ve mücadeleyle birlikte Kürtlüğün herkes için politik bir kimliğe dönüştüğünü gösteriyor. Bu nedenle alışkın olduğumuz politik öznenin dışında çok farklı politik öznellikler ortaya çıkıyor. İnsanlar radikal İslamcı örgütlere girseler de, uyuşturucu kullansalar da, çetelere girseler de tüm mağduriyetlerini Kürtlüklerine bağladıkları için bir şekilde politik alanın içine girebiliyorlar ya da başka alanları politikleştirebiliyorlar. Bu bağlamda siyasi olanın değişimini gündelik hayatın politikleşmesi olarak okumak gerektiğini düşünüyorum.

Diğer taraftan Kürt çocuklarının politikleşmesi durumunu sadece bir çocuk/çocukluk meselesi olarak değil Kürt toplumunun geçirdiği dönüşüm üzerinden düşünmek gerekiyor. Çünkü çocukların mobilizasyonu politikleşmenin Kürt toplumunun tüm katmanlarına yayıldığını gösteriyor. Mülakat yaptığım çocukların çoğunun ailesi zorunlu göç mağduruydu. Bu çocuklar zorunlu göç sonrasında Adana’da doğdukları için göçü deneyimlememiş ancak zorunlu göç ve devlet şiddeti hikâyeleriyle büyümüşler. Kürt toplumunda çocukluk kategorisinin dönüşümü de bu durumla ilgili çünkü çocuklar ebeveynlerinin hikâyelerini kendi hikâyelerine ekleyerek, ailelerinin hafızalarını içselleştirerek kendileri için başka bir tarih ve hafıza üretiyorlar. Bu nedenle on bir yaşındaki bir çocuk kendini anlatırken hiç yaşamadığı köyü ve hiç deneyimlemediği göçü anlatıyor. Diğer bir deyişle, bu çocuğun tarihi yaşından çok daha eskiye gidiyor.

Şunu eklemek gerekir ki bu çocuklar zorunlu göç yaşamamış olsalar da göçün etkilerini yaşadılar. Onlar devlet şiddetinin şehirdeki yoksulluk, ayırımcılık ve dışlanmayla birleştiği bir ortamın içine doğdular. Bu nedenle sadece kendilerine aktarılan şiddet hafızası değil, şehirdeki deneyimler de Kürt toplumunda çocukluk kategorisini yeniden biçimlendiriyor. Ailenin yetişkin üyeleri şehir yaşamına adaptasyonda sıkıntı yaşarken, okuma-yazma bilen, Türkçeyi daha iyi konuşan ve bu yüzden iş bulma şansı da daha fazla olan çocuklar aile ve daha genel olarak Kürt toplumu içindeki iktidar ilişkilerini yeniden biçimlendiriyor.

Kürt toplumunda çocukluk kategorisinin dönüşümünü tartışmak için tekrar Aries’e dönmek istiyorum. Aries, çocukluğun burjuva aile içinde oluşturulduğunu söylüyor. Alt sınıflar içinde bu tarz bir çocukluğun oluşmamasının iki nedeni vardır: (1) Yoksul ailelerde çocuk ölümü oranı çok yüksek olduğu için çocuk daimi bir varlık olarak görülmez. (2) Bu ailelerde çocuklar çok erken çalışmaya başladıkları için büyüklerin dünyasına çok erken girerler bu yüzden de fabrika ve karakol gibi kurumlarla çok erken tanışırlar. Ancak yirminci yüzyılla birlikte, özellikle de ulus devletlerin kurulmasıyla, eğitim toplumların tüm katmanlarına yayılmış hatta zorunlu hale gelmiştir. Bu nedenle çocukluk kategorisi her toplumda aynı biçimde kurulmamış olsa da bu kategorinin özellikle yirminci yüzyılda burjuva ailenin ötesine geçtiği söylenebilir. Ancak Kürt toplumunda bu kategorinin geçirdiği dönüşümün farklı bir boyutu var: Kendilerini politik özneler olarak kuran, sokakları işgal eden ve ne devlet ne de Kürt hareketi tarafından kontrol edilebilen Kürt çocukları iktidar talep ediyor. Diğer bir değişle, Kürt çocukları sadece çalışarak büyüklerin iktidarına katılmıyor, aynı zamanda politik öznellikler kurarak ve kendi politik alanlarını yaratarak büyüklerin iktidarını sınırlıyorlar. Bu nedenle, medyadaki çocukların büyükler tarafından kullanıldığı yönündeki yaygın kanının aksine, Kürt çocukları politik öznellikleriyle Kürt hareketinin söylem ve pratiklerini bile dönüştürebilecek bir siyaset üretiyorlar.

Kürt Çocuklarına göre Çocukluk

Ana akım medyada “taş atan çocukların” politik eylemleri bir oyun olarak gördükleri sık sık vurgulanıyor. Oysa çocuklar kendilerinin değil asıl büyüklerin siyaseti bir oyun olarak gördüğünü söylüyorlar. Çocuklara göre büyükler siyaseti kendileri kadar ciddiye almıyorlar çünkü onlar Newroz, konser, şenlik gibi “eğlenceli” etkinliklere katılırken “iş ciddi eylemlere geldiğinde ortalıkta görünmüyorlar”. Çocuklar oyun da oynuyorlar ama en çok oynadıkları oyunun ismi “Apoculuk”:

Halil:[6] Biz mahallede Apoculuk oynuyoruz. Dört beş polis, dört beş kişi devrimci, öyle mahalle arasında “Bijî Serok Apo” diye bağırıyoruz. Öcalan diye bağırıyoruz. Polisler de bize saldırıyor.
H: Kim kazanıyor?
Halil: Kim kazanacak, Apocular. Polise kuş lastiği sıkıyoruz.
Murat:[7] Böyle yapınca aslında kendi halkımızı vuruyoruz.
Halil: Ama öylesine ya, şaka.
M: Ha kafasına gelse. Kafası yarılsa.
Halil: Biz dizlerine vuruyoruz.
M: O daha kötü eyleme gelince koşamaz.

Siyasetin hayatın her alanına sirayet ettiği bir ortamda oyunların konusunu bile polis ve Kürtler arasındaki mücadele oluşturuyor. Ayrıca bu oyunlar her zaman politik eylemlere dönüştüğü için de oyun ve gerçek arasındaki çizgi belirsizleşiyor:

Halil: Ya biz şimdiden mahalleyi alıştırıyoruz. Biz şimdi üç dört tane polis oluyor, üç dört tane de eylemci, ben eylemciyim, yanımda da iki tane çocuk var, mahallede bağırıyoruz, böyle faşistlerin mahallesine gidiyoruz. Mahalledeki kadınların hepsi de AKP’ci. Bir bağırdık, Erdoğan’ın piçleri yıldıramaz bizleri, bize baktılar, bir kişi bağırma lan dedi, ben de sana ne lan faşist dedim. Kadın kafamı bozdu. Baktım şimdi, biz eylemdeyiz ya… Şimdi biz koşuyoruz, polislerle çatıştık, polisler de işte dedim ya bizden. Biz ara mahallelere girdik, faşistlerin mahallesindeki arabaların camını kırdık. Kadın bağırdı bize, kadını dövdük, kadın güm yere, sonra evinin camlarını kırdık kuş lastiğiyle.

Eğer oyunlar bile politik eylemlere dönüşüyorsa ve eğer büyükler politik olma iddiasındayken çocuklar tarafından oyun oynamakla suçlanıyorlarsa Kürt toplumunda çocukluğu nasıl anlayabiliriz? Murat’a onun için çocukluğun ne demek olduğunu sordum. Murat şöyle cevap verdi:

M: Sözümün geçtiği anda o zaman büyümüş olacam.
H: Peki sen mahallede mesela 20 yaşındaki biriyle kıyasladığında aranızda nasıl farklar var?
M: Onun büyük olması, onun fazla sorunlarının olmaması gibi.
H: Nasıl yani?
M: Mesela çocukların sorunu daha çok olur. Kimisi gider esrar içer, sigara içer, hırsızlık yapar, ama büyükler hiç olmazsa aileden destek alıyorlar.
H: Nasıl yani?
M: Nasıl diyeyim, mesela benim gibi bir çocuk sigara içiyor ama sigarası yok. Onun için gidiyor hırsızlık yapıyor. Ama büyüğün öyle bir sorunu yok. Parası oluyor, bir sorunu olmuyor.
H: Peki daha çok çocuklar mı hırsızlık yapıyor o zaman?
M: Evet.
H: Sen yaptın mı hiç?
M: Yaptım.
H: Ne aldın?
M: Bisiklet çaldık, şurada,
H: Ne yaptın o bisikleti?
M: Sattık. Altı milyon kazandık. Patlaktı bisikletin lastiği ucuza sattık.
H: Yani diyorsun çocukların daha çok sorunu var bir de sözleri geçmiyor.
M: Evet, mesela bunu partide de görüyoruz. Bir küçük bir şey deyince yok sallamıyorlar. Büyük söylese dinliyorlar hemen. Yani büyüdüğümde toplantılara katılırım, sözümün geçeceği yer, istediğimin olacağı yer. Çünkü kolay kolay geçmiyor çocukların sözü. Büyükler daha iyi bildiklerini sanıyorlar.

Murat için çocukluk büyüklerin dünyasında sesinin duyulmaması, sözünün geçmemesi ve çok fazla soruna sahip olması demek. Aynı soruyu Halil’e sordum:

Halil: Hayatını yaşamak, şimdi biz geziyorduk, baktım herkes yüzüyor havuzda, biz de girdik yüzdük. Şimdi çocuğuz ya biz, şimdi bir kişi bir şey yapıyor, biz de o oyuna katılıyoruz. Bir kişi diyor gel saklambaç oynayak, oynuyoruz. Bence çocukluk güzel bir şey. Çok zevkli. Çocuk olmak daha iyi. Büyük olunca başındaki dertler, yok elektrik parası, yok su parası. Yok şunun vergisi, yok eve masa alacan, başına bin bir çeşit dert açılıyor. Ama benimki tam çocukluk değil, yarı yarıya. Yarı çocukluk yarı siyaset. Bazen eğleniyoruz, gidiyoruz yüzüyoruz, mahallenin çocuklarıyla geziyoruz. Bazen de eylem mi var mahallenin çocuklarıyla yola çıkıyoruz. Yarı yarıya.
H: Çocukların siyasete katılması nasıl bir şey sence?
Halil: Çok güzel valla, bu yaşta öğreniyoruz neyin ne olduğunu, kimin çakal olduğunu.H: Ne zaman tama geçeceksin.
Halil: İki sene-üç sene.
H: O zaman çocukluk bitecek mi?
Halil: Çocukluk da bir gün biter, bir gün de gençlik biter, bir gün de yaşlılık biter, ondan sonra da ömür biter.
H: İstiyor musun çocukluğun bitmesini?
Halil: İstiyorum ya bu ne ya. Cebime bak elli lira para yok.Halil kendisini yarı-çocuk olarak tanımlıyor. O, büyüklerin özellikle ekonomik açıdan çok fazla sorumluluğu olduğunu, bu yüzden de çocukluğun büyük olmaktan daha iyi olduğunu söylüyor ancak Halil’in kendisi de çalışıp ailesinin geçimine katkıda buluyor. Hatta Halil’in ailesinde sadece çocuklar çalışıyor. Diğer yandan bizim alışık olduğumuz çocukluk, sadece ekonomik sorumluluğu olmamak değil, aynı zamanda bu tarz konulara kayıtsız olmaktır. Ancak Halil’in çocukluğa dair anlattığı şeylerin tamamı bir ailenin karşılaşabileceği ekonomik sorunlarla ilgili.

Çocuklar yeri geldiğinde çocukluklarını da kullanıyorlar. Örneğin polisle çatışırken kuş lastiği adını verdikleri sapanları kullanıyorlar. Bu sapanları yapmak için de ağaç dallarından ve serum lastiğinden yararlanıyorlar. Ancak mahalledeki eczaneler, sapan yapmak için kullandıklarını bildiklerinden çocuklara serum lastiği satmak istemiyorlar.

Halil: Orada çok kuş lastiği yedim, sekiz-dokuz tane yedim. Hepsi de öyle bana bakıyorlardı, çekiyorlardı. Bir kaçtım, güm güm güm.
H: Polis mi kuş lastiği sıkıyor.
Murat: Kuş lastiği olmazsa bizi vuramazlar. Ama bizim taşlar yetişmiyor onlara, bizde kuş lastiği yok.
Halil: Bende var. Bir sıktım. Bir ara polisin kafasını yardım, araya koştu. Sivildi.
M: Eczaneden serum istiyoruz, vermiyorlar. Diyor siz kuş lastiği yapıyorsunuz.
Halil: Vermiyorlar mı, gel sana 250 tane alayım. Aksoy Eczanesi var ya işlek mahalleye girince tam sağ tarafta, orada veriyorlar.
M: Anayoldaki eczaneler de veriyorlar.
Halil: Oradakiler artık vermiyor, ben gittim vermiyor. Şimdi ben gittim ya kadın bana dedi ne yapacan, dedim köye gidecem. Dedi al. Ben on tane aldım.
M: Ben de dedim annem hasta, şey takacak, işte serum takacak, serum lastiği lazım, verdiler.

Murat en son cümleyi söylerken önüne baktı, ellerini kavuşturdu ve çok kısık bir sesle konuştu. Daha sonra gülmeye başladı bütün çocuklar.

Aslında çocuklar kendilerine yönelik olan egemen söylemden de etkileniyorlar. Onlar da siyasetin çocuklara değil daha çok büyüklere uygun bir alan olduğunu düşünüyorlar. Fakat onlar “küçük devrimciler” olarak “neyin ne olduğunu”, kimin iyi kimin kötü olduğunu anlamak için giriyorlar siyasete.

M: Onlarla (öğretmenlerle) siyaset kavgalarına girdiğimiz oluyor mesela inkılap hocamız var, hiç bizimle siyaset kavgasına girmek istemiyor. Gerçekleri biliyor ama saklıyor. Mesela biz diyoruz mesela gençlerimiz bu kadar suçsuz yere cezaevine giriyor, susun falan diyor, diyor siz bilmiyorsunuz gerçekleri. Hoca bana dedi ben yirmi iki yıldır tarihin içindeyim, ben de dedim çok mu büyük bir şey ben de üç yıldır siyasetin içindeyim. Hoca sustu kaldı orada.

Murat için eğitim değil siyaset, bilmenin, öğrenmenin yolu. Siyasetle insanları ve hayatı tanıdığını düşünüyor. Murat ve diğer çocuklarla yaptığım mülakatlarda “siyasi olmayan” konuları da konuşmaya çalıştım, örneğin aileleriyle ilişkilerinin nasıl olduğunu. Ama bu sorularda çok sıkıldılar ve örneğin Halil bir süre sonra “hadi siyasete geçelim” dedi. Murat’la da ikinci bir görüşme yapmıştım, bu görüşmede daha çok ailesi ve işiyle ilgili konuştuk. Murat görüşmeden sonra “bu röportaj hiç güzel olmadı” dedi. Çocuklar için siyasi olan ve siyasette edindikleri deneyimler onları “bilen” kılıyor. Bu yüzden de Murat, siyasette üç yılda edindiği bilginin bir öğretmenin siyaset dışında yirmi yılda edindiği bilgiden daha değerli olduğunu düşünüyor. Eğer bir yetişkini bir çocuktan ayıran şeylerden biri deneyimleri ve deneyimlerinden gelen bilgisiyse, çocukların siyasete girişi ve siyasi bilgiye atfettikleri anlam çocuklar için bu büyüklük ve çocukluk ikiliğini kırıyor.

Diğer yandan bu çocuklar için çocukluk büyüklerden daha fazla soruna sahip olmak demek çünkü içinde yaşadıkları ortam onları çalmaya zorluyor. Ve çocukluk, sokakta yürütülen mücadelenin en önemli aktörlerinden olmalarına rağmen büyüklerin domine ettiği siyaset alanında seslerinin duyulmaması demek. Çocuklar büyüklerin kendilerini dinlemediklerini söylüyorlar çünkü “büyükler daha iyi bildiklerini zannediyorlar”. Onlara göre büyüklerin tek yaptığı şey onların siyasette aktif olmalarını engellemek. Ancak, saha araştırması sırasındaki gözlemlerime dayanarak şunu söyleyebilirim ki tüm bunlara rağmen çocuklar hareket içinde güç kazanıyorlar. Örneğin mahalledeki dernekte çocuk ve gençler karar alma mekanizmalarında etkinler. Ayrıca çocukların eylemlerde bulunuş biçimi de büyüklerin siyasetini etkiliyor. Çocuklar radikallikleriyle mahallede başka bir siyasetin yapılmasını engelliyorlar çünkü onların katıldığı hemen her eylem çatışmayla bitiyor. Büyüklerle çocuklar arasındaki bu gerilim siyasette bir ayrışmayı da getirebilir. Örneğin, bir basın açıklaması sırasında, büyükler polisle pazarlık ederken çocuklar radikal sloganlar atıyordu. Polis ancak slogan atılmazsa basın açıklamasına izin verebileceklerini söyledi. Büyükler çocukları susturmaya çalışıyordu. Sonra çocuklar bir araya gelip konuştular: Susmaya, böylece büyüklerin eylemlerini yapmalarına izin vermeye ve gece kendi eylemlerini yapmaya karar verdiler.

Devraldıkları hafıza, onlara uygulanan şiddet, dönüşmüş aile ilişkileri ve zor yaşam koşulları Kürt çocukları için farklı bir çocukluk kuruyor. Ancak çocuklar da bunu kullanarak, politik öznellikler üreterek kendilerini ezen mekanizmalara karşı mücadele ediyorlar. Gündoğan Mahallesi’nin çocukları Halil’in dediği gibi yarı-çocuk. Onlar da yetişkinler gibi geçmişin yükünü taşıyorlar, iktidar için mücadele veriyorlar.

Repertuar: Devralınmış Dil, Ortak Deneyimler

Daha önce de belirttiğim gibi mülakat yaptığım çocukların hemen hepsi zorunlu göç mağduru ailelerin çocuklarıydı. Yaşları 11 ila 16 arasında değişen bu çocukların çoğu göçten sonra Adana’da doğmuş. Dolayısıyla köydeki açık devlet şiddetini ve zorunlu göçü doğrudan deneyimlememiş olan bu çocuklar aile büyükleri tarafından anlatılan şiddet hikâyeleriyle büyümüşler. Murat ailesinin göç hikâyesini şöyle anlatıyor:

H: Sizinkiler ne zaman buraya, Adana’ya gelmişler?
M: Bizimkiler vallahi ben hatırlamıyorum ama onlar da Mardin’in Savur diye bir ilçesinde orada köyümüz kapandığı için geldiler buraya.
H: Kapandı derken?
M: Şey, jandarmalar kapattı, orada şey oldu, baskın yaptılar, bir tane bizim akrabamız öldü işte, şehit oldu orada. Şimdi ondan önce de amcamı gerillalara yardım ve yataklıktan onu yakalamışlardı, elektrik verdiler ona, ciğerleri artık iflas etti, orada öldü artık. Biz de dayanamadık. Bir de hatta benim bir yengem var, polisin biri üstüne çağırmış ona, ona pislikler yapmış, tecavüz falan ediyor. Çağırmışlar ama bir polis yani iyi olanlar da varmış, almış onu evini sormuş, işte sonra buraya gelmişler, artık buradayız. Köy yine açıldı, köye gidenler oldu.

Anlatısından da anlaşıldığı gibi Murat ailesinin zorunlu göçe maruz kalışına tanık olmamış ama bu hikâyeleri kendisi deneyimlemiş gibi anlatıyor. Sadece verdiği ayrıntılı bilgi, açık ve akıcı anlatımı değil, belki daha da önemlisi kullandığı gramer duyulan hikâyeyi bir tanıklığa dönüştürüyor. Türkçedeki “mış” eki genellikle anlatıcının kişisel olarak deneyimlemediği ama duyduğu olayları anlatmak için kullanılır. Fakat “dı”, anlatıcı tarafından deneyimlenmiş olayları ifade eder. Murat deneyimlemediği olayları anlatırken “dı” ekini kullanırken sadece tecavüz gibi konuşulması daha zor olan bir olayı anlatırken “mış” ekini kullanıyor. “Dı”‘nın kullanımı duyularak içselleştirilmiş hikâyeleri ifade ediyor ve bunları tanıklığa dönüştürüyor. Murat’ın anlatısındaki diğer bir önemli nokta da “biz” kelimesini kullanışı. “Biz de dayanamadık” derken kendisinin henüz doğmadığı bir dönemi anlatıyor.

Şiddet hikâyeleri özel ve kamusal alanda dolaşıma girerek anonim deneyimlere dönüşüyor. Bu durumu özellikle Eren adındaki on bir yaşındaki bir çocukla yaptığım mülakat sırasında fark ettim. Nasıl bir ortamın çocukları politikleştirdiğini ve mobilize ettiğini anlayabilmek için Kürt hareketi içinde mobilize olmamış bir çocukla da mülakat yapmak istedim. Bu sayede bir karşılaştırma yapabilecektim. Eren’i ve ailesini kişisel olarak tanıyordum ve onun “taş atan çocuklar”dan biri olmadığını düşünüyordum. Fakat mülakat sırasında Eren eylemlere katıldığını söyledi ve bu eylemlerle ilgili ayrıntılı bilgiler verdi.

E: Biz böyle mahallede tarla var bizim burada biz oraya gidiyorduk ateş yakıyorduk, slogan atıyorduk, biz kaçıyorduk. Mahallede eylemler yapıyoruz halkımızın özgürlüğü için. Bir gün yapmıştık işte tamam mı polis gelmişti, arkamızdan gelmişlerdi, biz taş attık, kaçtık. Hemen aralara girdik. Bizi kimse zorlamıyor yani. Gidiyor üç-dört tane lastiği üst üste koyuyoruz, yakıyoruz, polis geliyor. Taş atıyoruz polislere. Polisler bizi yakaladı mı çok pis dövüyor. O anda da orada polisler vardı, biz slogan attık, yavaş yavaş polisler bize doğru gelmeye başladılar. Biz elimize hemen taş aldık işte attık polislere. Polisler yavaş yavaş geliyorlardı. Ara sokaklara kaçtık. Eylemleri halkımın özgürlüğü için yapıyoruz.

Eren, mülakattan sonra anlattığı hikâyelerin uydurma olduğunu söyledi. Benim bir arkadaşımla yaptığım bir konuşmaya kulak misafiri olan Eren, o dönem DTP’ye yapılan operasyonlardan dolayı saha araştırmasını tamamlayamadığımı duymuş. Ve bu yüzden bana yardım etmek için yalan söylemiş. Ama ilginç bir şekilde Eren’in anlattığı uydurma hikâyeler diğer çocuklardan duyduğum hikâyelere çok benziyordu. Nasıl oluyor da bu deneyimlenmemiş deneyimler, uydurma devlet şiddeti ve direniş hikâyeleri bu kadar ayrıntılı, tutarlı ve akıcı bir şekilde anlatılabiliyor? Başka bir soru da şiddet hikâyelerinin tartışıldığı teorik çerçeveden sorulabilir. Şiddet ve travma literatürü genellikle şiddet hikâyelerinin dile getirilemediğini çünkü anlatma eyleminin kendisinin dilin, bedenin ve kişinin bütünlüğünü parçaladığını vurguluyor (Scary, 1985). Ancak mülakat yaptığım kişilerin deneyimledikleri ve/veya kendilerine aktarılan hikâyeleri çok akıcı ve tutarlı bir şekilde anlatmaları bu hikâyelerin birçok kez anlatıldığına işaret ediyor. Tüm bunlar hafıza, şiddet, travma ve anlatma eylemi arasındaki ilişkiyi yeniden kavramsallaştırmamız gerektiğini gösteriyor. Bellek çalışmalarında travmaya genellikle bireysel ve psikolojik bir perspektiften yaklaşılıyor. Bu literatür bireyi merkeze aldığı ve travmanın konuşulamamasına odaklandığı için de siyasi ve toplumsal olanı tamamen siliyor (Radstone, 2008: 36) ve siyasetin tam da travmayla baş etmekle ilgili bir şey olduğunu unutuyor. Bu yüzden, çocukların anlattığı hikâyeler travma ve hafıza ile ilişkilendirilerek değil anlatma eylemi ve cemaat arasındaki ilişkiyle anlaşılabilir. Hikâyelerin gücü tekrarın kendisinden, tekrar tekrar anlatmaktan ve dinlemekten geliyor (Üstündağ, 2005). Aynı zamanda, bu şiddet anlatıları ve deneyimleri çocuklar arasında herhangi bir kişinin yararlanabileceği, ayrıntılandırabileceği ve performe edebileceği kolektif bir repertuara dönüşüyor. Bu bağlamda, siyaset, mücadele ve kuşaklar arasındaki etkileşim ve aktarım (post-bellek) çocuklara bir anlatma olanağı sunuyor. Bu yüzden de travma özneleri parçalamıyor, tam tersine kuruyor. Ayrıca, hikâyelerin mütemadiyen dolaşımıyla oluşturulan bu repertuar çocukların Kürtlükten ve Kürt olmaktan ne anladıklarını da belirliyor. Tüm mağduriyetlerini Kürtlüklerine bağlayan çocuklar sürekli şiddet hikâyeleri anlatarak Kürtlüğü adaletsizliğin ve şiddetin ifade edilebildiği bir düğüm noktasına dönüştürüyorlar.

H: Kürt olmak ne demek senin için?
Murat: Haklarını vermemek.

Mülakatlar sırasında karşılaştığım bazı durumlar da yine bireyler ve anlatılar arasındaki ilişkiselliği düşünmeme yol açtı. Mülakatların çoğunu kalabalık ortamlarda yapmak zorunda kaldım. Bu yüzden mülakat sırasında yanımızda mülakat yaptığım kişinin arkadaşları da bulunuyordu. Onlar mülakat sırasında sık sık müdahale edip kendi hikâyelerini anlatmaya başladılar. İlk zamanlarda onların müdahalelerini engellemeye çalıştım ama daha sonra herkesin aslında benzer hikâyeler ya da kolektif bir hikâye anlattığını fark ettim. Mülakat yaptığım kişinin hikâyesi bir izleğe dönüşüyordu ve onun hayat çizgisine herkes kendi hikâyesini ekliyordu. Örneğin, anlatıcı köyünün yakılmasını anlattığında herkes kendi köyünün nasıl yakıldığını anlattı. Ya da anlatıcı polisin evlerini bastığını anlattığında herkes evlerinin nasıl polis tarafından basıldığını anlattı. Ayrıca, diğerlerinin tanıklıkları anlatıcıya başka hikâyeler hatırlattı. Bu nedenle farklı kişiler tarafından anlatılan farklı tanıklıklar aslında tekrar tekrar anlatılarak tekil bir hikâyenin ve kolektif bir repertuarın kurulmasına yol açıyor. Bu repertuar öznelere kişisel olarak anlatamayacakları deneyimleri anlatabilmeleri için hazır bir dil sunuyor. Diğer bir deyişle, kolektif deneyimlerin ve anlatıların oluşturduğu bu dil gündelik pratiklerin ve Kürtlerin mücadele tarihinin anlamlandırılması için çocuklara bir olanak sunuyor. Örneğin, bir çocuğa ailesinin neden Adana’ya göç ettiğini sordum. Çocuk hatırlamadığını söyledi. Mülakat sırasında diğer çocuklar müdahale ettiler ve kendi ailelerinin göç hikâyelerini anlattılar. Ardından çocuklardan biri mülakat yaptığım kişiye neden göç ettiklerini sormadığımı söyledi. Ardından mülakat yaptığım çocuk “sormuştunuz, hatırlamadım. Sanki babam böyle demişti” diyerek diğerlerinkine çok benzer bir hikâye anlatmaya başladı.

Yazının devamı

PDF olarak indir

 

                                                                                                                                                                         

[1] Felsefe çocuklarla ilgilenmez. Onları pedagojiye terk eder ki bu şekilde hiç de güvenilir ellere emanet edilmiş olmaz çocuklar. Felsefe onları çoktan unutmuştur…

[2] Bu makale Toplum ve Kuram dergisinin Güz 2009 tarihli 2. sayısında yayımlanmıştır. Tekrar yayınlamamıza izin verdikleri için Haydar Darıcı’ya ve Toplum ve Kuram’a teşekkür ederiz.

[3] Mülakat yaptığım kişilerin güvenliği için isimleri değiştirdim. Buna makalenin ismi de dahildir.

[4] 5532 sayılı kanunla “Terörle Mücadele Yasası”nda yapılan değişiklik için bakınız: http://www.mevzuat.gov.tr/Metin.Aspx?MevzuatKod=1.5.3713&sourceXmlSearch=&MevzuatIliski=0

[5] Konuşmanın tamamı için bakınız: http://www.lpghaber.com/Adana-Valisi-Atis–Cocuklarimizin-Tirnaginin-Acimasi-500-Kilogram-Komurden-Onemli–haberi-141962.html

[6] Halil Adana’ya zorunlu göçle gelmiş Mardinli bir ailenin en küçük çocuğu. Halil 13 yaşında ve ailesinin kendisiyle birlikte on iki çocuğu var. İlköğretim okuluna gidiyor ve okula gitmediği zamanlarda mahallede simit satıyor.

[7]Murat 14 yaşında ve ilköğretim okuluna gidiyor. Boş zamanlarında mahalledeki bir çay ocağında çalışıyor. Mardinli olan ailesi doksanların başında zorunlu göçle Adana’ya yerleşmiş.

2018-12-02T19:18:50+00:00