Kültürel Aracılar ve Olası Etkileri Üzerine

Oda Projesi, Erdoğan Yıldız

Sanat pratiklerinin ve bunun ötesinde farklı alternatif siyasallık arayışlarının dezavantajlı konumundaki, görünürlükten uzak tutulan sosyalliklerle olan temasını öncelikle yeniden düşünmeye çalışıyoruz. 28 yıldır İstanbul’da Gülsuyu-Gülensu Mahallesi’nin sakini olan ve çeşitli kentsel muhalefet hareketleri içinde sosyal ve siyasal pratiklerde bulunmuş olan Erdoğan Yıldız ile, 2009-2010 döneminde yine aynı mahallede Kültürel Aracılar adlı proje içinde çalışmalarda bulunmuş olan Oda Projesi üyelerinin ortak deneyimlerini değerlendirdikleri söyleşiyi sunuyoruz.

Oda Projesi, Özge Açıkkol, Güneş Savaş ve Seçil Yersel’den oluşan bir sanatçı kolektifidir. Proje 2000 yılında İstanbul’un Galata semtinde yer alan bir apartman dairesinde başladı ve sanatçıları ve farklı disiplinlerden gelen kişileri, birlikte projeler üretmek üzere mahalleye davet etti. Mahalle sakinleri de sadece izleyici olarak değil mümkün olduğunca katılımcı olarak projelerde yer aldılar. Oda Projesi 2000 yılından bu yana, kentsel mekânların farklı kullanımlarına, ilişki üretimlerine, değişimlerine ve potansiyellerine odaklanıyor; özel ve kamusal mekânın ne olduğunu ve kime ait olduğunu sorgulayan projeler yapıyor.

Mahalle

Seçil Yersel: Oda Projesi olarak, Galata’da bir mahalleyi 8 sene boyunca oldukça yoğun bir şekilde, hem gündelik hayat hem de projenin yarattığı etkiler bağlamında deneyimlememiz, dahil olduğumuz her alanda bu deneyimden yararlanmamıza yol açtı. Mekânlar, olasılıkları ve ürettikleri ilişkiler üzerine düşünüyor olmamız, bu mahalle deneyiminden hareketledir. İki yıllık Kültürel Aracılar projesinde de sıklıkla başvurduğumuz bir kavram oldu mahalle. Hem Oda Projesi’nin Gülsuyu-Gülensu deneyimini hem de Erdoğan Yıldız’ın Gülsuyu-Gülensu deneyimini düşünürsek; bu mahalle deneyimleri ne tür pratikler ile kesişiyor ve bu kesişimden ne tür öneriler ortaya çıkıyor?

Gülsuyu-Gülensu Dükkânı açılış posteri

Erdoğan Yıldız: Mahalle artık daha yoğun biçimde tartışılan, akademi çevresinde, medyada giderek daha çok konuşulan, önemli ve üzerinde durulması gereken bir kavram. Doğrusunu söylemek gerekirse, mahalle dediğimiz zaman bir prototip yok ortada. İstanbul’da çok farklı temsiliyetleri, kendi iç tutarlılıkları olan, kendi içinde çok farklı dinamikleri barındıran mahalleler var: Başıbüyük, Sulukule, Tarlabaşı, Gülsuyu-Gülensu ya da Yakacık… Baktığımızda örneğin Başıbüyük gibi muhafazakâr bir mahalle ile Gülsuyu-Gülensu gibi politik bir bilinci olan, dayanışma ilişkileri kuvvetli olan bir mahallede çok farklı tepkiler ortaya çıkabiliyor. Gülsuyu-Gülensu mahallelerinin kuruluş dinamikleri çok farklı. 1950’li yıllarda tipik bir gecekondu mahallesi olarak yerleşilmeye başlanmış, daha çok Tunceli, Sivas, Erzincan’dan göç almış, ciddi bir Alevi yoğunluğa sahip olması nedeniyle tercihini soldan yana yapmış bir yerleşim. Birçok farklı kültürden (Alevi-Sünni, Türk-Kürt, Laik-Müslüman vb.) oluşmasına rağmen ülke genelinde yaşanan o yıkıcı çelişkileri yaşamayıp, tam tersine dayanışmacı, birlikte refleks göstermiş bir mahalle oluşumu var. Bu örgütlenme yönünden bir potansiyel. Burada yöre dernekleri olgusu var, muhtarlıklar var, cemaatler var, farklı politik gruplar var. Mahalle tanımını bu heterojenlik içinde ortaya koymak gerekiyor; bir parçasını alıp oradan mahalleyi tanımlamak eksik kalır. Diğer bir taraftan, mahalleye yapılan bir uygulama devlet tarafından ya da başka kurumlar tarafından yapıldıysa, veya bir sanat aktivitesi için oraya gidiliyorsa, mahallenin tepkisi de farklı olabiliyor.

Seçil Yersel: Biz Galata’da bulunduğumuz, projeler ürettiğimiz 5 senelik dönemden sonra geri dönüp orayı anlattığımız zaman aslında oldukça sınırlı olan ilişkide olduğumuz insan sayısını hep “mahalle” diye anlattığımızı fark ediyorum. Bir mahalle mitosu yaratılmasına biz de katkıda bulunuyoruz. Belki olumlu bir anlam yükleyerek yapıyoruz bunu ve belki orada gördüğümüz mikro ölçekli ilişkileri strateji ve taktikler olarak algılayıp, bunları kent içinde başka ölçeklerle ilişkilendirerek genişletme ihtiyacı, kent yaşantısı içinde çok da yaşayamadığımız, özlemini çektiğimiz durumu gördüğümüz anda onu bir tür değerli kılma ihtiyacı var. Sanatçıların hızlı değişen bir kent yapısı içinde, bir mahalle içinde duruşu nedir, mekânla ilişkisi nedir, yanındakiyle, önündekiyle, sokakla, oradan geçenle ilişkisi nedir diye bakarsak acaba halk/sanatçı gibi ikilikler hakkında ne diyebiliriz? Kim kendini mahalleli olarak hissediyor kim hissetmiyor? Mahalle mitosu hem yaratılan, hem de bu kent yapısı içinde özlenen ve ihtiyaç duyulan bir şey. O yapı analiz edildiğinde aslında çok doğurgan, çok farklı yaratıcılıkları barındırıyor. Mitos statüsünü muhafaza etmek yerine, mitos olarak bakmaya takılı kalmak yerine, bu mitos gündelik hayatla birleştiğinde ortaya ne tür pratikler çıkartıyor, buna bakabilir miyiz diye düşünüyorum.

Erdoğan Yıldız: Sürekli bir hareketlilik içinde mahalle, durağan bir şey değil; canlı bir organizma, sürekli bir refleks geliştiriyor.

Seçil Yersel: Kültürel Aracılar projesi 2 seneye yayılmış bir proje olarak belli bir süre için bir mahallenin gündelik hayatı ile birleşti ve ortaya aslında sıradan ritim dışında bir oluşum ve etki alanı çıktı. Önceden hesaplanıp, başı sonu belli bir halde mahalleye monte edilmeye çalışılmaması, kendine bir mekân edinmesi ile yavaştan oluşması, süreç içinde şekil kazanmış olması, bitiş süresi belli bir şekilde o yere kök salması, projenin ayrıksı özelliklerinden. Kültürel Aracılar projesinin Gülsuyu-Gülensu’daki kısa süreli deneyimini nasıl anlatabiliriz? Proje ne tür işbirlikleri ve öngörüler ile gerçekleşti?

İlk Seyyar Vitrin sergisi, 2-4 Eylül 2009, Dükkân

Özge Açıkkol: Proje, mimar Philipp Misselwitz ve Nicolaus Hirsch’in çizmiş oldukları kavramsal çerçeve doğrultusunda başladı. Projenin tek cümlede anlatabileceğimiz hedefi, daha çok kent merkezinde, özellikle de Beyoğlu ve çevresinde odaklanmış olan kültürel üretimin kentin sınır mahallelerinde gerçekleştirildiğinde nasıl işlediğini araştırmaktı. Bu araştırma için Gülsuyu-Gülensu’nun da içinde olduğu birçok farklı mahalle düşünülmüştü. Oda Projesi bir sonraki aşamada proje ekibine dahil oldu. O dönemde, proje koordinatörü Ece Sarıyüz, proje küratörleri Philipp Misselwitz, Nicolaus Hirsch ve Oda Projesi’nden oluşan bir ekiptik. Gülsuyu-Gülensu, kültürel üretim anlamında potansiyeli yüksek bir mahalleydi. Birçok sivil girişim ve örgütün halihazırda kültürel etkinlikler düzenlediği canlı bir mahalleydi. Ekip olarak mahallede zaten var olan bir kuruluşa eklemlenme, ya da tamamen bağımsız bir mekânda projeyi sürdürme meselesini çok tartıştık. Sonuçta mahalledeki örgütlenmeler arasındaki politik ayrımlar nedeniyle kendi mekânımızı kurmayı daha doğru bulduk. Bir gecekondu kiraladık ve yaklaşık bir yıl boyunca merkezi konumdaki bu gecekondunun tüm mekânsal ve sosyal potansiyellerini ortaya çıkarmaya çalıştık. Bu mekân kiralanmadan yapılan ilk atölye çalışmasında, Frankfurt Städelschule ve Mimar Sinan Üniversitesi şehir bölge planlama bölümü öğrencileri mahalledeki kültür mekânlarının yapısını ve oluşumlarını araştırdılar. Bu atölye çalışmasının ardından bir kültür kurumu yapısı oluşturuldu. Bu yapının Gülsuyu-Gülensu’da neye denk geldiğine, nasıl işlerlik kazanabileceğine baktık. Bu yapı, “ofis, kütüphane, etkinlikler, arşiv, koleksiyon ve iletişim” gruplarını içeriyordu. Batılı bir kültür kurumundan ödünç alınmış gibi duran bir yapı kurulmuş olsa da aslında her bir birim Gülsuyu-Gülensu’daki mevcudiyetleri üstünden Kültürel Aracılar yapısına dahil oldu. Bildiğimiz anlamda tanımlı kültür kurumu yapılarına rastlamak olası değil mahallede ama kültür kurumu birimlerinin izleri, mahalle derneğinde veya yöre derneklerinde bir köşede duran “kütüphane”ler ile, ya da köylerden getirilen biriktirilmiş eşyalar ile “koleksiyon” olarak ortaya çıkabiliyordu; “iletişim”, evlerin duvarları üstüne yazılan sloganlar veya kendine özgü bir dili olan sade afişlerle, veya kimi zaman kurulan geçici tezgâhlar ve megafonlarla sağlanıyordu; “etkinlik” olarak örneğin mahalle festivalleri düzenleniyordu. Projenin bu anlamda zorluk içeren aşaması, politik nedenlerle (ve belki ihtiyaç da duyulmadığı için) bir türlü bütünlüklü olarak oluşturulamamış bir mahalle arşivi oluşturma çabasıydı. Bunun için yoğun sözlü tarih çalışmaları yapıldı. Bundan ciddi bir mahalle sözlü külliyatı oluşturuldu. Mahalleye ait bilgilerin biriktiği bir arşiv olarak düşündüğümüz koleksiyon için ise, mahalle sakinlerinin kişisel arşivlerine başvuruldu ve bunlar bir araya getirilmeye çalışıldı. Aslında projenin ana ekseni, halihazırdaki yapıyı analiz etmek yerine güncel kültürel işleyişin kavranabilmesi için mahallenin geçmişine ve oluşumuna doğru kaymış gibi oldu. Mahalledeki sözlü kültüre atfen, her cuma günü mahalleden ve dışarıdan bir konuk ile belli konular çevresinde konuşmalar gerçekleşti.[1] Örneğin, mahalle dışından davet ettiğimiz sanatçı ve feminist aktivist Canan Şenol ile mahalle içinde aktif bir figür olan Gülsuyu Sağlık Ocağı hemşiresi Sevim Şahin’i buluşturan ortak konular, “toplumsal cinsiyet, iktidar alanlarındaki beden denetimi, Gülsuyu-Gülensu’da kadın olmak” üstüne odaklanıyordu. Ya da mahalle dışından davet edilen eylem tasarımcısı Erdem Dilbaz, mahalleden aktivist bir kooperatifin üyeleriyle bir araya geldi. Ayrıca sanatçı kolektifleri YNKB ve Etcétera ile sanatçı Burak Delier uzun süreye yayılan birer proje gerçekleştirdiler. Oda Projesi’nin ilk mahalle deneyimi ile bu mahalle deneyimi arasında büyük farklar var. Galata’daki kimliğimize bakarsak, mahalleye ilk girdiğimizde “sanatçı” olarak değil “komşu” olarak hareket etmiştik. Oda Projesi, bizim mahalleye gidişimizden üç yıl sonra kuruldu. Gülsuyu-Gülensu’da ise, arkamızda bir ekiple ve finans kaynakları uzantılarıyla mahalleye gelmiş “sanatçılar” olarak oradaydık. Misafir ve komşu olma arasındaki fark ne kadar büyükse, Galata’daki konumumuzla Gülsuyu-Gülensu’ndaki konumumuz da o kadar farklı oldu dolayısıyla. Misafir olma halini hep üstümüzde taşımak zorunda kaldık.

Seçil Yersel: Dışardan gelenlerle birlikte mahallenin sınırları yeni baştan çiziliyor. Örneğin mahalleye sadece çalışmaya gelenler, politik çalışma yapmaya gelenler, araştırmacılar, belediye görevlileri, yani mahallede ikamet etmeyenlerle. Bu da aslında gelenin kim olduğuyla ve ne tür ilişkilerle oraya geldiğiyle çok bağlantılı. Benim bu çalışma döneminde Gülsuyu-Gülensu’da hissettiğim, mahallenin coğrafi konumunun çok çok önemli olduğu idi. Gülsuyu-Gülensu coğrafi olarak bir tepe üstünde konumlanmış ve ulaşılması sadece orada yaşayan, çalışan için mümkün ve anlamlı olan bir yer. İçinden geçilmeyen bir yer, son durak; dolayısıyla dolaşım ve akışkanlığın olduğu bir alan değil ve siz dışarıdan geldiğinizde sizin görünürlüğünüz orada çok başat. Bana bu mahalle duygusunu veren en güçlü şey belki kafamda metaforlaştırdığım Gülsuyu-Gülensu oldu. Görünmez kapıları olan büyükçe bir ev gibi bir mahalle; yani derli toplu; komşulu; sokaklarının birer koridor, hatta kimi sokaklarının birer oturma odası olarak düşünülebileceği; evlerin oda olarak tanımlanabileceği bütünüyle özerk bir alan -ki bu alan aslında kamusala dönüştürülen ögeler de taşıyor, çarşamba günleri kurulan pazar, sokaklarında yapılan yürüyüş ve mitingler, içinden hızla akıp geçen minibüsler ve İstanbul’un trafikteki en eski otobüsleri ile. Gülsuyu-Gülensu da aslında her mahalle gibi oraya her dahil olanla yeniden tanımlanıyor; terminolojisi, kıyafeti değişebiliyor, gülümsemeniz, bakışınız oturuşunuz değişebiliyor.

Burak Delier, ‘Başka Bir Mimarlık Mümkün mü?’ projesi, Mayıs 2009

Özge Açıkkol: Evet Gülsuyu-Gülensu aslında bir “kale”yi andırıyor. Projede üstünde çok düşünmemiz gereken bir yapı oldu bu. Çok da genelleştirmeyelim ama İstanbul’daki sanat “izleyiciler”inin çoğunluğunun, yol üstündeki sanat mekânının vitrininin cazibesine kapılıp içine girdiğini düşünürsek, en azından coğrafya itibariyle, Gülsuyu-Gülensu’daki “izleyici”, pratik olarak çoğunlukla bu mahallenin sakinleri olabilirdi ancak. Bu nedenle zaten doğrudan, kapalı devre işleyebilecek bir projeden bahsediyoruz. Projelerde, mahalleye dışarıdan gelen kişiler, bir biçimde “izleyici” değil ama projeler içinde birebir yer alan kişiler oldular. Aslında üretimi, tüketiminden fazla bir proje oldu. Mahallelinin projeye mesafesinin nedeninin sadece “kentsel dönüşüm”den duyulan rahatsızlık ve bu tür projelerin mahalleye zarar verebilirliği olduğunu sanmıyorum. Ortak dili oluşturmanın sancısı olduğunu düşünüyorum bir yandan. Esnek de olsa belli sınırları olan, tanımlı bir projeyle gerçek bir yaşantının içine eklemlendiğinizde ortaya çıkabilecek doğal sonuçlar bunlar. Çünkü gündelik yaşamla “kurumsallık” arasında büyük bir boşluk var. Bir yandan da elbette projenin destekçisi olan büyük sermayeye karşı hissedilen mesafe de var. İşte bu büyük sermaye desteği ile, lokal, küçük ölçekli, minör bir proje çıkarma denemesi, zaman zaman bu büyük/küçük gerilimine takıldı. Bu sadece Gülsuyu-Gülensu bağlamında ortaya çıkan bir çelişki değil; bu tartışmanın çok eski olmasa da bir geçmişi oluşmaya başladı. Sanatçı bir işçi midir? Kültür bir endüstri midir? Bunlar dünyanın her yerinde tartışılan konular bugün. Bu anlamda proje mahalleliyle bu ortak derdi daha fazla paylaşabilirdi.

Erdoğan Yıldız: Kültürel Aracılar projesinin bir sürü izlenebilir, gözlenebilir tarafları oldu. Örneğin mahalle kendi içinde kapalı, kendi şifreleri, yaşam tarzları olan bir olguyken, dışarıdan Kültürel Aracılar gibi yabancı bir çalışma oraya eklemleniyor ve oranın kendi ilişkileriyle bir tür doku uyuşması ya da uyuşmazlığı yaşıyor; hatta proje vesilesi ile Oda Projesi gibi bir sanatçı kolektifi de bu deneyime dahil oluyor.

Seçil Yersel: Bir sürü farklı tepkiler vardı. AB desteğinin alınıyor olması; avroya dayalı finansal yapı; proje vesilesi ile mahalleye gelen Avrupalı ve Amerikalı mimarlar, sanatçılar, görece turistler ya da yabancılar; mahallenin geneline yayılmış hayatı idame ettirme kaygısının karşısında konumlandırılan “kültür”ün projede ön planda olması; mahalledeki gündelik hayatın proje tarafından kayda alınıyor olması, çekilen fotoğraflar ve videolar, kameralara alışık olmayan ya da mahalleyi kuşatmış MOBESE’lerden ve polis panzerlerinden şikâyetçi olanlar için bir tehdit oluşturmuştu. Ayrıca biz kimdik de kalkıp rahat evlerimizden ve evrenlerimizden çıkıp politik olarak oldukça dinamik, hatta basında illegal olarak afişe edilen, sol kültürün bir geçmişe sahip olduğu, şu anda da kentsel dönüşüm ile barınma hakları tehdit altında olan bu mahallede bir proje yapıyorduk? Bırakın İstanbul genelini, Türkiye için bu tür mahalle ölçeğinde gerçekleşen projeler içinde bu oldukça ayrıksı duruyordu. Bir eski gecekondu kiralanmıştı, bir sene mahallede kalacaktık, bir araştırma projesi üzerine çalışacaktık ve bu projeyi hazır bir şekilde yerleştirmek yerine yavaş yavaş geliştirecektik. Oldukça ayrıksı ve “şüphe” uyandıran, güvenirlik için zaman, emek ve paylaşım isteyen bir proje oldu.

Erdoğan Yıldız: Ama oradaki Sanat Hayat Derneği veya Temel Haklar Derneği gibi yerleşik kurumlar da aynı türden tepkilerle karşılaşabiliyor, mahallenin tepkisi onlara da bir ölçüde duyarsız olabiliyor. Bu özel olarak dışarıdan gelene bir tepki değil, mahallenin kendi iç dinamiklerinden kaynaklı bir duruş. Ama mahallenin tepkisi mutlaka bir çatışma, bir gerilim yaratacak değil. Örneğin sanatçı Burak Delier’in[2] gerçekleştirdikleri, tam tersine oradaki direniş stratejisine, ya da mahallenin kentsel dönüşüm projesiyle ilgili saldırılara karşı refleks geliştirmesine yardımcı bir sanat aktivizmi olarak okundu. Bunların hepsi iki tarafın da birbirinden etkilenebildiği, birbirinden öğrenebileceği bir süreç olarak görüldüğünde, pekâlâ mahallenin bir parçası olabilecek, oradan farklı üretimler çıkartabilecek bir alan haline gelebiliyor. Şöyle bir tehlike var ama: Ne mahalle direnişi diye bir mitos yaratmak lazım ne de ilerici sanatçı diye bir sınıflandırma yapmak lazım. Bunlar tehlikeli kavramlar. Sırf bu nitelemelerle bir mahalleyi yorumlamak problemli. Sizin anlattıklarınızdan ya da benim anlattıklarımdan mahalle direnişçidir demek, nesnel olarak da onu öyle değerlendirmek yanlış. Çünkü o direnişin arkasında bir sürü insan da farklı ilişkiler yaşayabiliyor bunların dışında. Örneğin mahallemizin geleceği hakkında tarihi sayılabilecek günler yaşıyoruz. İstanbul 1990 ve 2000’li yıllardan bu yana muazzam bir değişim dönüşüm yaşıyor. Salt Anadolu yakasında şöyle Kartal’dan E-5 Karayolu ile Kadıköy’e doğru yol alalım, sağlı sollu ne kadar çok hastane, AVM, çok katlı bina, üniversite olduğunu göreceksiniz. Raylı sistem çalışmaları, “dünyanın en büyük” adalet sarayı inşaatı, İstanbul’un finans merkezi olmasıyla Kozyatağı bölgesinin değişimi, ya da sadece Gülsuyu mahallesinin arkasındaki ormanlık alanda yer alan Maltepe Üniversitesi ile hemen Gülsuyu Köprüsü’nün eteğindeki Acıbadem Üniversitesi örnekleri yeterlidir. Bu değişim süreci aynı zamanda sanayinin de kent dışına taşındığı döneme tekabül eder ki artık mahallelerimizde yaşayanların çok azı fabrikalarda çalışıyor; büyükçe bir bölümü artık temizlik, güvenlik, inşaat, gibi hizmet sektörlerinde çalışıyor. Şimdi kritik soru şu: Böylesine yoğun bir değişim dönüşüm sürecinde bizim gibi “eski” gecekondu mahalleleri hem sosyal, kültürel, hem de ekonomik dayanışma ilişkilerinin dokusunu koruyarak nasıl var olabilir? Dayanışmacı bir planlama ile kimsenin mağdur edilmediği, kimsenin kent dışına sürülmediği bir süreç yaşanabilir mi? Ya da “Biz bu mahalledeki yaşamımızdan memnunuz, biz bu mahalleleri direnerek, bedel ödeyerek oluşturduk, hiçbir şekilde mahallelerimize müdahale ettirmeyeceğiz, gerekirse bütün gücümüzle direneceğiz (ki diğer mahallelerden farklı böyle bir geleneğimiz var)” gibi bir süreç bizi bu yaşam alanlarımızda tutabilir mi? İşte bu soruların cevaplarının da aslında yaptığımız sözlü tarih söyleşilerinde gizli olduğuna inanıyorum.

Seçil Yersel: Kültürel Aracılar projesinin deneyimi ile senin kendi mahallen ile kurduğun ilişkide nasıl bir değişim gerçekleşti? Bu proje öncesinde seninle tanışmıyorduk. Proje başlamadan kısa bir süre önce bu mahallede aktif olarak çalışan kilit kişilerden biri olarak seninle kısa bir tanışmamız oldu. Zamanla bu projede mahalle ile projenin niyeti arasında bir tür aracı rolünde oldun. Aslında her ne kadar tanımlı bir pozisyonun olmadı ise de en çok başvurulan kişilerden biriydin; bir tür danışmandın.

Erdoğan Yıldız: Aslında benim için bu projede yer almak mahallenin iç ilişkilerini yeniden keşfe çıkmak gibi oldu. Örnek vermek gerekirse, ben yıllarca politik çalışmaların içinde yer almış olmama rağmen sizin düzenlediğiniz Gülsuyu Gülensu Dükkânı etkinlikleri içinde bir grup mahalleli ile yaptığımız bir Bienal gezisi, mahalle çocuklarıyla yapılan 23 Nisan etkinliği, cuma akşamları gerçekleştirilen ve farklı kesimleri ortak konularda bir araya getiren kültür sanat söyleşileri gibi çalışmaların çok ufuk açıcı olduğunu söyleyebilirim. Diğer taraftan sözlü tarih çalışmasında her yaptığımız söyleşi mahallenin hiç bilmediğimiz yönlerini ortaya çıkarttı. Mahallede bir sözlü tarih çalışması yapabileceğimiz fikrini ilk tartışmaya başladığımızda içimde iki noktada tedirginlik oluşmuştu. Birincisi, bu kayıtlar acaba mahallede bugün ve ileride gerçekleşecek “politik” çalışmaları olumsuz yönde etkileyecek miydi? Ve bugün hâlâ mahallede politik çalışmalar içinde olan söyleşi yaptığımız arkadaşlarımızı ön plana çıkarma riski oluşabilir miydi? Ama ağır basan duygu, bugün bu çalışma ile iyi kötü bir yerlerden başlamazsak mahallemizin şimdi 70-80’li yaşlara gelen sakinleri için ve 1978-80’li yıllarda burala,olitik’ rda devrimci mücadeleye katkıda bulunanlar için yarın artık çok geç kalınmış olacağıydı ki sevgili İlhami (Akdeniz) Amca’yı kaybettiğimizde adeta bir deryayı hiç kayıt altına alamadan uğurlamış olmak bunun için iyi bir gösterge sayılabilirdi. Ve diğer taraftan sevgili Muzaffer’i (Bahçetepe) kanserden yitirdiğimizde ne iyi olmuş da bu kayıtları yapmışız diyerek doğru bir yolda olduğumuzu hissettim. Bu çalışmayı hazırlarken amacımız, kimseyi ayırmadan mahalleye emeği geçen herkesi katabilmekti. Hiçbir şekilde duygularımızı karıştırmadan ulaşabildiğimiz herkesi davet ettik. Bu açıdan çok farklı politik çevrelerden, mezheplerden, coğrafyalardan mümkün olan herkesi çağırmaya özen gösterdik. Ama tabii ki ulaşamadıklarımız, dahil edemediklerimiz oldu. Dileğimiz bitmiş ve tamamlanmış olmayan bu çalışmanın devamının gelmesi. Mahalleli olarak bizler burada yürüttüğümüz çalışmalarda birçok akademisyen, planlamacı, mimar, sanatçı dostlarımızın bilgi ve becerilerinden yararlandık. Şunu söyleyebilirim ki; sanat ve sanatçının yaratıcılığı ile bir yerel örgütlenme, bağını kuvvetli kurabilirse bu sadece mahalle için değil, sanatçı için de özgürleşmeye yol açacak önemli bir anahtar olabilir.

İlk Seyyar Vitrin sergisi, 2-4 Eylül 2009, Dükkân

Seçil Yersel: 24 Haziran 2009’da Gülsuyu Gülensu Dükkânı açıldığında öncelikli işlevi, açılıştan bir süre önce başlayan röportaj dizileri ile mahallenin belleğinin kaydedildiği ve paylaşıldığı bir platform oluşturmaktı. Kişilerin tarihi ile mahallenin geçmişi ve olası geleceğini, farklı sosyoekonomik ve kültürel çevrelerden gelen mahalle sakinleriyle yapılan bir dizi video röportaj ile belgeleme niyetini taşıyordu. Bu kayıtlar 1950 ve 1990’lar arasındaki zaman dilimine mercek tutuyor ve halihazırda 50’yi aşkın röportajı barındırıyor. Şu anda üzerine çalıştığımız bu söyleşiler bir kitapta toplanacak ve yayımlanacaklar. Bu anlamda projeden mahalleye bir geri dönüş de sağlanmış olacak.

Sanat ve Kentsel Değişimler

Seçil Yersel: Bir senelik ve onu takip eden zamandaki deneyimim gereği söyleyebilirim ki barınma hakkı meselesi Gülsuyu-Gülensu’da görece homojenliği sağlayan, birleştirici bir ruh hali gibi duruyor. Çatın da, zeminin de ortak. Bir tür kaygı ortaklığı. Her ne kadar mülkiyet hakları, tapu durumları farklılık gösterse de.

Erdoğan Yıldız: Onun altında biraz yoksulluk yatıyor; yoksulluğun bilinçlendirici, birleştirici edimi var ya… Aslında ben mutenalaşma olgusunu tartışmaya başlayalım diye bir giriş yapmak istiyorum. Mahalleliler açısından mutenalaştırma bir tür yerinden edilme anlamına geliyor çünkü sürecin en yakıcı sonucu kentsel dönüşümse, bu yoksulların kent dışına kaydırılıp oraya varsılların yerleştirilmesiyle sonuçlandırılacak bir süreç. Oysa sanırım yurtdışında sanatçılar terk edilmiş ya da çöküntü alanı olan yerleri işgal edip oralarda sanatlarını işlevlendirdiğinde oralar soylulaştırılıyor, yani o çöküntü mekânlar bir tür mutenalaştırılıyor. Bu ayrı bir şey. Haliyle de buradan yola çıkarak Tophane mevzusunu hatırlarsak sanki galeriler, galeri sahipleri ya da sanatçılar burada mutenalaştırmanın taşıyıcısı gibi görülüyor. Bu biraz problemli bir durum çünkü sanatçıyla mekân arasına sıkıştırılamayacak derecede önemli bir şey bu. Diğer bir taraftan galeriler dışında da sanat ve sanatçının alanları, mekânları var, bunlar dışında da sanatçılar çalışmalarını yapıyorlar. Örneğin bizim dükkânda (Gülsuyu Gülensu Dükkânı) sanatçılar çocuklarla bir 23 Nisan çalışması, bir sanat etkinliği yaptı ve 23 Nisan vesilesi ile mahalleli çocuklar ile dükkânda buluştuk. İçinde yaşamak istedikleri evleri karton kutulardan inşa eden çocuklara, kemanıyla Boris Vassallucci ve arkadaşı Louis Coulange eşlik etti. Çocuklara 23 Nisan’ın başka türlü de yaşanabileceğinin bir örneğini gösterdiler. Bu nedenle mutenalaştırmayı, mekânı biraz farklı düşünmek, farklı yerlere de atıfta bulunmakta sanatçılara önemli işlevler düştüğünü düşünüyorum.

Özge Açıkkol: Mutenalaşmaya kentin bir dinamiği olarak bakabiliriz. Türkiye’deki mutenalaşma süreci enformel biçimde yaşandı sanki ilk başlarda. Bir gecekondu mahallesinin kuruluşunda nasıl akrabalar birbirini çağırdıysa, mutenalaşan semtlerde, örneğin Galata’da, ev satın alanlar arkadaşlarına haber verdi “gel şurada bir daire var, çok güzel ucuz” vs. diye. Mülk sahipliğine dair bir sürü sıkıntı olmasına rağmen, evler alınıp satıldı. Yani aynı ihtiyaçlarla olmasa da, gecekonduyu yaratan bu kent, kendi mutenalaşmasını da yarattı bir anlamda. Devlet eliyle yapılanına bugün kentsel dönüşüm deniyor ki, bu tehlikeli bir kavram çünkü daha majör bir eylem, daha yukarıdan bakıyor; kaldırım seviyesini, insanların ihtiyaçlarını hiçe sayıyor. Mutenalaşma daha organik bir yapı; daha fazla kendi kendini besliyor. Aslında sanatçılarla olan ilişki de oldukça pratik, yani ekonomik. Çünkü sanatçılar veya galerilere bu alanlar ucuz ve aynı zamanda bir biçimde “cazip” geliyor. Ama zaten niye orada olduklarının bir önemi yok… Çevreyle nasıl bir ilişki kurdukları ya da kurmadıkları önemli ama… İlişki kurmak zorunda da değiller elbette. Ama politik sorunlarla iç içe geçmiş olan günün sanatı bu ilişkiyi neredeyse etik olarak zorunlu kılıyor. Bir yerde orada yaşayanlarınkine benzer sorunlara bakan bir sergi yapıp ya da iş üretip, orada oturanları buna dahil etmeye çalışmamak biraz tuhaf olabilir. Zaten “mahalle” olan bir yerdeyseniz eğer, bu mahalle yapısı içinde mahalle ile hiç ilişkiye geçmeden orada var olunabilir mi? Burada önemli olan Erdoğan Bey’in de dediği gibi sanatın gücünün kullanılabilmesi. Evet sanatın birleştirici ve dönüştürücü bir gücü var… Sanatı araçsallaştırmayı kastetmiyorum ama eğer bu güç varsa, bu “karşılıklı ilişkide” bunu kullanmak sanatçının elinde…

Seçil Yersel: Aslında Oda Projesi olarak uzunca bir zamandır sorguladığımız şu “sanat ile geleneksel olarak sanatı takip etmediği düşünülen sosyallikler arasındaki ilişkiyi nasıl düşünebiliriz?” sorusu bu proje vesilesi ile de gündeme geldi. Sanatçıdan görünür olması beklenen bir alan var; yazısız bir anlaşma gibi ince ayar bir çizgi bu; gündelik hayata sızma denemeleri her seferinde soru işaretlerine ve tartışmalara yol açıyor. Hani bize “n’apıyorsunuz Gülsuyu-Gülensu’da kültür mültür yok, gidin, merkeze gidin, Nişantaşı’na gidin” diyorlardı… Benzer bir tepkiyi Galata’daki projeyi gerçekleştirirken kendi sanatçı dostlarımızdan da aldık; “rahat bırakın bu mahalleyi, çocukların kafasını karıştırıyorsunuz” dediler. Bir önceki konuşmada “doku uyuşmazlığı” diye tarif edilen bir şey var mesela, belki bunu konuşabiliriz. Doku uyuşmazlığı nedir? Kültürel Aracılar projesine bu doku uyuşmazlığı üzerinden nasıl bakabiliriz? Doku uyuşmazlığının olumlu bir sürtünme olduğunu düşünüyorum. Varsayımsal uyuşma zaten tekrara ve sıradan birlikteliklere yol açmıyor mu?

Etcetera… (Federico Zukerfeld, Loreto Garin Guzman), ‘Çocukların dilinde Zaferin adı’, tek perdelik operet, 2010

Erdoğan Yıldız: Gülsuyu-Gülensu bugün 50.000’e yaklaşan nüfusu ile işsizlik oranlarının özellikle genç nüfusta yoğun olduğu bir mahalle. 1950’lere kadar uzanan geçmişi ile 1980’lerde ciddi bir sol potansiyeli olan, her dönemde bir arada durmayı becerebilen, çok kozmopolit bir yapısı olmasına rağmen hiçbir zaman bunu çatışma zeminine çekmemiş, hâlâ çok dinamik ve canlı bir mahalle. Özellikle 2000’li yılların ortalarında kentsel dönüşüme karşı gösterdiği refleksle aynı durumla karşılaşan birçok mahalleye örnek olmuş; plan iptal davaları, plana itiraz dilekçeleri, bunu bir mahalle örgütlenmesine dönüştürme becerisi, sokak temsilciliği, mahalle meclisi deneyimleri ile “kendiliğinden” değil “kendisi için” irade belirlemiş bir mahalle. Bu mahallede yaşayanların temel sorunu yoksulluk ve işsizlik. Sağlıktan, eğitimden, ulaşımdan yeterince yararlanamayan mahalleli için kültürel etkinliklere katılma, dışarda yemek yeme, sinema, gezi vs. epeyce lüks gibi algılanıyor. Haliyle mahalleye gelen sanatçılara ilgisizliğin altında böyle ciddi bir gerekçe var. Buna rağmen ben doku uyuşmazlığının biraz abartı olduğunu da düşünüyorum.

Özge Açıkkol: Doku uyuşmazlığı da ilişkiyle, çeşitli paylaşımlarla farklılaşabilecek bir şey. Doku uyuşmazlığı biraz da yaratılmış bir şey gibi, yani politika ile yaratılmış bir şey gibi… Kentle kır arasındaki gerilim gibi, kentin içi ve çeperi arasındaki gerilim gibi… Gülsuyu-Gülensu’da da iki türlü kültür tanımı çıktı karşımıza. Örneğin; birincisi “burada kültür yok” diyenler, ikincisi de “bizim kültürümüz bu işte” diyenler. Gülsuyu-Gülensu ve benzeri mahallelerde yerel kültürlerin kentleşmesinden doğan yepyeni bir kültür söz konusu olmasına rağmen, bunun “kültür” olarak kabul görmemesi bambaşka bir sorun olarak çıktı karşımıza. Aslında kent kültürünü oluşturan şey de bu melezlikler; safkan bir kent kültürü yok ki. Ya da mutenalaşma olduğunda da bir doku uyuşmazlığından bahsedebiliriz, çünkü o zaman birbirine benzemeyen kişiler bir arada yaşamaya başlıyor; orada da işte bir potansiyel var.

Seçil Yersel: Aslında mutenalaşma Batı’da ve ABD’de İstanbul’dan çok önce deneyimlenmeye başlanmış bir süreç ve sanatçılar da bu deneyim alanıyla çok fazla uğraşmışlar. Bunlar bizim önümüzde önemli bir örnek oluşturuyor. Sanatçıların, kendimizi ifade ettiğimiz ve üretimlerimizi paylaştığımız alanlar bir galeri mi olsun veya kendimize ayrı bir mekân mı açalım, ve bu mekânı ne yapalım gibi konular üzerine ciddi tartışmaları var. Bu, İstanbul’daki sanatçıların birbirleriyle kurdukları ilişkide de, sanat üretim pratiklerinde de çok yeni. Banka galerileri, özel galeriler, sanatçı inisiyatifi mekânları gibi şu an birbirine çok paralel işleyen süreçler var. Bunların nerelerde olduklarına bakıldığında bir harita çıkıyor ortaya ama bu haritada olduğu yerle birlikte iş üretme pratiğinin deneyimlenmesinin örneği çok az. Sanatçının hiç dışarıyla ilişki kurmak istemeden bir galeride var olma hakkı, arzusu, ihtiyacı da var. Ama başka alternatiflerin örnekleri de çok fazla olmadığı ve bir tartışma platformu olmadığı için sanatçılar birçok durumda suçlanabiliyor, haklarında çok fazla genelleme yapılabiliyor; geldikleri yerleri bozmakla, değişimi başlatmakla yaftalanabiliyorlar. Hayal edelim; sanatçılar önlerine İstanbul’un haritasını, kentsel dönüşümü ve değişebilecek yerleri koyuyorlar ve bu mekânlarla olan ilişkilerini analiz ediyorlar, tartışıyorlar. Kentsel dönüşüm alanında İstanbul’da üzerine konuşulabilecek olan çok fazla pratik varken, plancılar alternatif planlar üretirken, mimarlar bir araya gelirken, sanatçılar olarak tanımlanan kesim için kentin geçirdiği değişim dönüşüm ele alınması ve içinde var olması çok yeni bir konu. Bu yüzden de yeni bir dil arayışı açısından bu tür olaylar bana çok “heyecan verici”, bir tür silkelenme için bir olanak gibi geliyor. Bir şey olduğu zaman o çatlaktan çıkan şeylerle mücadele ediyoruz. Bir deneyim var ama o, kentteki değişimle, mücadele alanıyla paralel gitmiyor. Kentsel hareketler diye bir oluşum var; o oluşum içinde sanatçıların çok rahat olabilecekleri, çok rahat birlikte iş üretebilecekleri, (kamusal sanat anlamında söylemiyorum kavramsal olarak) çok rahat işbirliklerinin oluşabileceği bir alan varken bu alan sadece mimarlar, şehir planlamacılar ve sosyologlar tarafından -belki çok sert söylüyorum ama- parsellenmiş durumda. Sen zaten sanatını Nişantaşı’nda yap, deniyor.

Erdoğan Yıldız: Bunu belki şöyle destekleyebilirim: Geçen yıl bizim mahalleden bir grup insan toplanarak hayatımızda ilk defa Bienal’e gittik. Kültürel Aracılar çalışması yapılmasaydı hayatımızda hiç gitmeyecektik Bienal’e. Ve orada çok farklı malzemelerle, onları dönüştürerek sanat yapıldığını gördük. Bir mahalle birliğine, bir mahalle direnişine sanatın çok önemli katkıları olabilecekken, sanat merkezde kalarak ya da merkezde kendini ifade ederek aslında bütün bu fırsatların da bu tür seçkinleştirme uğruna -ya da belki de bunu bile göz ardı ederek- kaçırılmasına, ciddi bir kamplaşmaya, farklı taraflara çekilmeye neden oluyor.

Seçil Yersel: Sanatçıların, sanat üretenlerin, kültürle uğraşan insanların bir ihtiyacı olarak ortaya çıkabilecek çeşitli şeyler olabilir bunlar ancak. Bir de mesela çok üzerine konuşmadık ama yerli olmanın, oralı olmanın, mahalleli olmanın tarifleri üzerine düşünebiliriz gibi geliyor. Ya da bir yerde yaşıyor olmak, orası için düşünce ve hak iddia ediyor olmakla orada geçici bir süreliğine bulunmak ve dolayısıyla da orada başka türlü haklar iddia ediyor olmak, bu tür şeyler neler getiriyor? Bütün bunlar aslında sanatçıya da sanat galerisine de kendimize de ileriye dönük sorulabilecek olan sorular. Çünkü artık kavramlar ve dil birtakım şeyleri o kadar görünür kıldı ki, sadece kullanıcı pozisyonunda olmak o kadar basit değil. Ucuzdu geldim, deyip noktayı koyarsanız o zaman bundan sonrası için neler yapılabileceğine dair bir şey çıkmamış oluyor. Yerli olduğunu iddia edip onun şemsiyesi altında rahat hissetmeden bir yerde göçebe olmanın da, bir yere girip çıkıp orada bir şeyler yapmanın da aslında çok ciddi potansiyelleri var; mesela bunun üzerine de düşünülebilir.

Etcetera… (Federico Zukerfeld, Loreto Garin Guzman), ‘Çocukların dilinde Zaferin adı’, tek perdelik operet, 2010

Erdoğan Yıldız: Ben bir mahalleli olarak sanatın, eğer bu cepheleşmenin içinde -diyelim ki bir cepheleşme yaşanacaksa- eleştirel yönünü tutacaksa, muhalif olacaksa, sanata yapılan saldırının ya da sanat işlerine yapılan vandallığın sonucunun bedelini ödemeye hazır olması gerektiğini düşünüyorum. Edward Said mi söylemişti Filistin’den karşı tarafa taş atarken “ben entelektüelin ezilenlerden yana olduğuna inanırım”, diye? İkincisi, sanatla mahalle arasındaki, sanatçılıkla mahalle arasında ilişkinin daha derinleşmesi gerekiyor. Burada pozisyonlarını belirlemesi gerekiyor sanatın ve sanatçının. Kime sanat yapıyor, karşılığı ne, bunu bir ölçmesi gerekiyor. Diğer yandan, mahallenin diliyle sanatın dili arasındaki mesafenin sorgulanmasına ve buradan doğacak bir birlikteliğe çok acil ihtiyaç var. Çünkü bu deneyimler yaşandıkça ben bu gerilimin daha azalacağını, bu gerilimin sonunda da ciddi bir koalisyon sürecinin yaşanacağına inanıyorum. Sonuçta sanat da sanatçı da mahalleli de bir şey için mücadele ediyor; bir özgürleşme edimi, bir insanlaşma süreci bu. Dünyada çok vahşi ve insandışılaştırıcı bir yaşam sürüyor. Bizim daha insanileşmeye, daha özgürleşmeye ihtiyacımız varsa mahallenin kendi dilini ya da kendi görünürlüğünü açmanın en iyi yolunun sanattan, sanatçıdan ve bu birlikte olan ilişkiden besleneceğini düşünüyorum. Soylulaştırma bana insani bir kavram gibi gelmiyor, gayri insani bir durum. Bu sanatçıyı da tutsaklaştırıyor, mahalleyi de kendi içinde daraltıyor. Yani kısacası sanat, sanatçı, mahalle, özgürleşme süreci içinde, insanileşme süreci içinde çok daha derin ilişkiler yaşamak zorunda. Bunu sadece merkeze çektiğimizde kenarda kalan mahallelerin dili daha duyulmaz oluyor, bu mahalleler dilsizleşiyor.

Özge Açıkkol: Kültürel Aracılar projesi tam da bu noktada işlev kazanıyor aslında. Çünkü adı üstünde “aracı” olma halleri üstüne düşünüyor bir yandan… Yani katı “kurumsal” bir tepeden bakma halinin eleştirisi bir anlamda. “İstanbul’da sanatçı olmak ya da İstanbul’da kültürün üretildiği ve sunulduğu yer olmak” ne anlama gelir sorusunun yanıtlarını arıyor. Aslında Gülsuyu-Gülensu’daki projeden beri bayağı bir etkisi altındayız mahallenin. Ortak direnme biçiminin romantik bir ihtiyaç olarak değil de somut ve başarılı bir örneğini Gülsuyu-Gülensu’da, oraya giderek ve orada zaman geçirerek gördük. Dolayısıyla sanatın gündelikleşmesi meselesi o anlamda önemli. Orada o var zaten, yapılmış bir örneği var ve ondan öğreneceğimiz çok şey var. Sanatçıların oraya gidip üretmesinin ve “öğretmesinin” tam zıddı bir şeyden bahsediyorum, yani oradaki direnme biçiminden öğrenebilmeyi kastediyorum.

PDF olarak indir

 


[1] http://kulturel-aracilar-etkinlikler.blogspot.com

[2] Kültürel Aracılar’ın uzun süreli misafir sanatçısı Burak Delier, mahallelinin önerileri, tavsiyeleri ve katılımıyla Mayıs 2010’da “Mimarlığı başka türlü düşünebilir miyiz? Günlük hayatımızda enerji ve olanak eksikliğinden gerçekleşmeden kalan tutkularımız, isteklerimiz ve ihtiyaçlarımız nelerdir?” sorularından hareketle mahalleli ile buluşmalar gerçekleştirdi ve ortaya çıkan öneriler mahalledeki Aydın Kebap Salonu’nda yemek masalarında sergilendi.

2018-12-02T19:11:14+00:00