Çelişkili 60’lar: İmparatorluk ve Kültürel Direniş

Hrach Bayadyan

İran ve özellikle Türkiye ile, ve zaman zaman dolaylı olarak da olsa Batı ile sürdürülen karmaşık ilişkiler bağlamında, bir bölge olarak Güney Kafkasya ya da eski adıyla Kafkas Ötesi (Kafkasların güneyinde Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’ı içine alan bölge), coğrafi bir birim olarak, Rus imparatorluğunun güneye doğru yayılmacı siyasetinin dürtüsü ile eş zamanlı şekillenmeye başlamış olması anlamında Rus-Sovyet döneminin bir mirasıdır. Tüm 19. yüzyıl boyunca Rusya’nın Türkiye ile olan ve çoğunlukla da savaş alanında cereyan eden ilişkileri Rusya için hayati önem taşıyordu. Rusların Batılı kavramları kullanarak kendi kimliklerini yeniden tanımlamaya, kendilerini Batılı anlamda modernleşen bir ulus olarak, Avrupa’nın parçası olan bir ülke olarak göstermeye çalıştıkları bir dönemdi bu. Bu durumda, Batılılaşan bir Rusya, Türkiye’de, kendisini arındırmak istediği “Doğu”yu görüyordu. Dolayısıyla, Rusya’nın kendisini tanımlaması kapsamında Türkiye, Rusya’nın ve genelde de medenileşmiş dünyanın Doğulu “Ötekisi” olarak sunuluyordu.[2] Rusya, imparatorluğun doğusundaki ve güneyindeki halklara Batılı bir perspektiften bakıyordu. Burada Kafkasya bir ara mıntıka olarak, Batı ile Doğu arasında bir geçit olarak, Rusya dolayımıyla medenileşmiş bir Doğu olarak görülüyordu.

Böylece Rusya’nın “medenileşme misyonu” anlayışı oluştu; bu, imparatorluğun yayılmacılığını ve sömürgeciliğini haklı çıkarmak açısından büsbütün yerinde bir anlayıştı. Rus entelijensiyasının büyük bir bölümü tam da bu şekilde düşünüyor ve Rusya’nın Kafkasya’ya aydınlanma ve medeniyet getireceğine inanıyorlardı. [3] Kafkasya’da da Rus mevcudiyetini tamamen aynı şekilde düşünen insanlar bulunduğunu da buna eklemek gerekir. Aralarında Khachatur Abovyan ve Hovhannes Tumanyan gibi çağaş Doğu Ermeni edebiyatının son derece önemli şahsiyetlerinin de bulunduğu, Ermeni entelektüel seçkinler için de aynı durum söz konusuydu. On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısı boyunca çoğu kişi, doğudaki Ermenilerin İran’dan özgürleşmesinin, Türk tehditlerinden korunmanın ve Batılı modernleşme süreci ile temasa geçilmesinin tek olasılığını Rusya İmparatorluğu’nda görüyordu.

Öyleyse Doğu Ermenistan’ın modernleşmesi fikri, daha en baştan itibaren, Rusya’nın medenileşme misyonunun ortaya koyduğu parametreler kapsamında, önce bir Rusya Ermenistanı, daha sonra da Sovyet Ermenistanı projesi olarak doğmuş ve şekillenmiştir. Kafkasya’da halihazırda zaten mevcut olan Batılılaşma arzusu, şayet bunun alternatifi özellikle İran ve Türkiye ile yakınlaşmak ise, “Rus yönelimi” denilen şeyin benimsenme ihtimalini artırmıştır elbette. En azından Rus yönetimi Ermeniler tarafından bir kurtuluş olarak kabul edilecekti, ama bu, belli türden bir kendini-sömürgeleştirme yoluyla bir kurtuluş olacaktı. Gelgelelim Rusya’nın kendisi de Avrupa’da yarı Doğulu yarı Batılı olarak, Batı ile Doğu arasında bir geçiş alanı olarak görülüyordu.

60’lar: Çelişkili Yıllar

Her ne kadar Sovyetler Birliği bünyesindeki ulusların kazanmış olduğu statü, bir tür kısmi bağımsızlaşma olarak kabul edilebilse de Rus oryantalizmi, Sovyetler Birliği’nde değişiklikler geçirip yeniden şekillenerek, daha incelikli biçimlerde işlerlik göstermeye devam etti. Sovyet imparatorluğunun çöküşünden sonra, “icat edilmiş” bir bölge olarak Güney Kafkasya – Kafkas Ötesi – (Rusya’nın medenileşme misyonu sürecinde ve daha sonra da Sovyet modernleşme projesinin tatbiki sırasında “icat edilmiş”tir) ayırıcı özelliğini giderek yitirmeye başladı. Ama ne var ki, hissedilebilen ilk değişimler bundan önce, 60’larda başlamış gibi görünüyor ve o yıllarda yaşanan dönüşümler de, mevcut gerçekliklerin prizmasından bakıldığında yeni anlamlar kazanıyor.

“Yumuşama” [Thaw] ve “60’lar kuşağı” terimleri, 50’lerin sonunda meydana gelen ve 60’larda da devam eden kültürel uyanışı tanımlayan ifadelerin en iyi bilinenleridir. Bu dönem; Sovyet kültür politikasında yıllar içindeki keskin değişikliklere, birbiri ardına gelen göreli özgürlüklere, yenilenen kısıtlamalara ve baskılara rağmen ulusal kültürlerin gelişimi ve ulus bilincinin oluşumu bakımından Sovyet ulusal cumhuriyetleri için benzersiz bir dönemdi yine de. Paradoksal olarak, ulusların Ruslaştırılmasını ve birleşik bir Sovyet halkının şekillendirilmesini hedefleyen benzersiz çabaların eşlik ettiği bir süreçti. Tıpkı Rus İmparatorluğu’nda olduğu gibi Sovyetler Birliği’nde de, Rus kültürünün ve Rus dilinin diğer ulusların kültürlerinden ve dillerinden üstün olduğu varsayımı hâkimdi. Stalinci dönem boyunca Rus halkının üstünlüğü “ağabey – küçük kardeşler” bağlamında şekillendi ve Sovyetler Birliği’nde sürdürülmekte olan sistematik ve daimi Ruslaştırmanın da temelini oluşturdu.

Sovyet uluslarının ve milliyetlerinin beklenen birleşmesinin önkoşullarından bazıları; geçerli dil olarak Rusça’nın kabul edildiği yüksek bir eğitim seviyesi, tüm milliyetler ve bölgeler için eşit ekonomik gelişme fırsatı, halk için coğrafi ve toplumsal hareketlilik vb. şeylerdi. Sovyet imparatorluğunun bir diğer önemli tanımlayıcı karakteristiği de, Batılı imparatorluklardaki sömürgeciyi sömürgeleştirilenden ayıran aşılamaz sınır çizgisinin Sovyetler Birliği’nde var olmamasıydı. Klasik sömürgecilik sistemlerinin tersine, etnik kimlik ile ilgili uygulanan kısıtlamalara rağmen Sovyet halklarına katılım ve ilerleme bakımından bazı gerçek fırsatlar da verildi.

Benzer politikaların uygulanmasında yerel seçkinlere önemli bir rol atfedildi. Sovyet rejiminin sürdürdüğü yaygın kolektifleştirme ile ona eşlik eden sanayileşme ve şehirleşmenin, hepsi de kırsal kökenli olan Sovyet halklarının geleneklerinden koparılmasını mümkün kıldığı etkeninin de hesaba katılması gerekir. Aynı zamanda geleneksel yerel seçkinler de ya parçalandı ya da yok edildi. Bunu müteakiben Sovyet sistemi profesyoneller ve entelektüellerden oluşan yeni yerel seçkinleri, belli ödüller ve ilerleme olanakları karşılığında işbirliğine hazırladı. Resmi kurumlar ile bağlantılı hale gelen ve idari-politik aygıtı ellerinde bulunduran bu yeni seçkinler de, kendilerini Sovyet sisteminden ayırma emellerinin peşine düşmektense taleplerini bu sistem kapsamında şekillendirmeye ve (ulusal olanlar da dahil) hedeflerine de bu sistem kapsamında ulaşmaya daha eğilimliydi. Eşanlı olarak etnik sınırları çiğneyen muhtelif profesyonel çevreler arasında (yazarlar, bilimciler vb.) temaslar da desteklenmekteydi, böylelikle etnik-üstü işbirliği biçimleri yaratılmaya çalışılıyordu. Bu topluluklar birleşik Sovyet halkı kavramını hem cisimleştiriyor hem de simgeliyordu. [4]

Analistlere göre 60’larda bazı Sovyet ulusların sergilediği milliyetçilik, Sovyet-öncesi milliyetçiliğin yeniden doğuşu değil ama daha ziyade önceden tahmin edilememiş olsa da Sovyet modernleşme projesi sürecinde şekillenen yeni bir milliyetçilik türü idi. Sovyet egemenliğinde yeniden yapılanan ulusal gelenek ve oluşturulan kültürel kimlik, kaçınılmaz olarak ulusal-Sovyet karışımı olarak şekillendi.

Bu makalede, 60’larda yazılmış olan iki metnin – Rus yazar Andrey Bitov’un Ermenistan Dersleri kitabı ve Ermeni yazar Hrant Matevosyan’ın Hangover‘ının (Kalıntı) – birlikte okunması yoluyla ilgili döneme ait bir kaç mesele tartışılacak.

Diyalog: İki Metin

Andrei Bitov ve Hrant Matevosyan (fotoğraf Hrant Matevosyan Vakfı’ndan alınmıştır)

Matevosyan ve Bitov, Kruşçev’in “Yumuşama” yıllarında öne çıkmış iki yazardır. Moskova’da düzenlenen iki yıllık İleri Senaristlik Kursu’na katıldıkları 60’ların ortasında tanıştılar. Söz konusu çalışmaları müteakip yıllarda yazıldı. Hangover 1969’da tamamlanmıştır ve yazarın söz konusu kursa ilişkin izlenimlerine dayanmaktadır. Ermenistan Dersleri ise 1967-1969 arasında yazılmıştır ve Bitov’un gazetecilik görevi ile Ermenistan’a yaptığı on günlük yolculuğun ürünüdür (Bitov bir Rus dergisi için Ermenistan hakkında bir makale yazmak üzere Ermenistan’a gönderilmişti). Kitap, ilk olarak 1969’da aylık bir dergi olan Druzhba Narodov‘da yayımlandı ve daha sonra birçok dile tercüme edildi ve Bitov’un en dikkat çeken çalışmalarından birisi oldu. Ermenistan Dersleri, Andrey Belyi’nin Ermenistan izlenimlerinden oluşan seyahatnamesine benzemez ya da Mandelstam’ın kendi Ermenistan’a Yolculuk adlı eserini tanımladığı gibi bir “yarı-kısa-roman” da değildir, daha ziyade sahici bir sanatsal nesir örneğidir.

Hangover‘ın konusu kısaca şöyledir: Moskova Sinema Evi’nde düzenlenen İleri Senaristlik Kursu’na tüm ulusal cumhuriyetlerden insanlar, temel olarak da yazarlar katılıyordu. Kitap kursa katılanların bir günlük hayatını resmetmektedir; anlatıcı Mnatsakanyan’ın muhtelif kişilerle yaptığı sohbetler, vatanı Ermenistan’a, özellikle de köy hayatına dair anıları vs. Katılımcıların her birinin nihayetinde bir filme dönüşecek olan bir senaryo yazması bekleniyordu. Mnatsakanyan Ermeni köylerindeki – sanayileşme, kırsal toplulukların parçalanması ve benzeri türden – sorunları işleyen bir senaryo kaleme alır. Kurs direktörü Vaksberg, senaryoda değişiklikler yapılmasını önerse de, Mnatsakanyan buna yanaşmaz. Konuşmaları neredeyse bir tartışma seviyesine ulaşır. Büyük bir olasılıkla onu kurstan atacaklardır.

İki metin de yazarların İleri Senaristlik Kursuna katılma deneyimlerinden edindikleri uyaranların bir ürünüdür. Her ne kadar farklı şekillerde olsa da, her iki yazar da Sovyet imparatorluğunun bu önemli döneminden söz eder. Aynı zamanda her ikisi de Sovyet Ermenistanı’nı ele alırlar. “Ermenistan Dersleri”nde anlatıcının sıkça zikrettiği “arkadaş” Matevosyan’dan başkası değildir. Bitov Ermenistan’da bulunduğu süre boyunca Matevosyan’ın evinde kalmıştır. Hangover‘da da Bitov’un adı geçer. Matevosyan ve Bitov kurs sırasında şekillenen entelektüel topluluğun üyesidirler. Ayrıca iki metin arasında başka pek çok ortak özellik bulmak da mümkün, hatta kesinlikle bir diyalog olarak adlandırılabilecek açık ve örtük bağlantılar bile bulabilirsiniz.

Yolculuk

Bir söyleşide Bitov, bütün hayatı boyunca üç kez iyi bir ortamda bulma konusunda şanslı olduğunu, bunlardan birisinin de “İleri Senaristlik Kursu’nun emperyal ortamı” olduğunu söyler. İyi ama niçin emperyal? Ulusal cumhuriyetlerin her birinden seçilenlerin katılımıyla birlikte kurs, ülkenin federal yapısını yansıtıyor gibidir. Öte yandan, etnik-arası sınırları aşan seçkin topluluklarının yaratımı Sovyet yönetiminin hedeflerinden biriydi. Aynı zamanda – Batı’ya karşı girişilen ve sinemaya da belirleyici bir rol biçilmiş olan kültürel ve ideolojik mücadelede başarılı olmak için – kursa belli bir emperyal hava da hâkim olmuştu doğal olarak. Tüm bunlar Hangover‘da ele alınmaktadır.

Evet, Andrey Bitov’un Ermeni teması ile ilk kez yakından ilgilendiği İleri Senaristlik Kursu’nun ortamı emperyal bir ortamdı hiç şüphesiz, ama Rus (Sovyet) yazarların Kafkasya seyahatleri de ve 1820’lerden itibaren bu seyahatlerin ürünü olan metinler de öyleydi. On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısına gelindiğinde, Puşkin’in, Lermontov’un ve diğerlerinin yapıtlarında belli temalar, Kafkasya’yı Rus İmparatorluğu’nun genişleyen çeperi olarak temsil eden klişeleşmiş biçimler ve metaforlar şekilleniyordu, dolayısıyla bunlar Kafkasya halklarının sömürgeleştirilmesine ve Rus kültürel tahakkümünün tesis edilmesine yardımcı oluyorlardı.

Edward Said’in Şarkiyatçılık kitabından beri kültürel temsillerin ülkelerin sömürgeleştirilme sürecinde merkezi bir rol oynadığı ve özellikle de edebi metinlerin emperyal ve sömürgeci pratikler ile muhtelif şekillerde ilişkili olduğu gayet iyi biliniyor. Dolayısıyla, edebi metinler fethedilen toprakları ve halkları temsil etme tarzlarını tahakküm perspektifinden inşa edip, bu tarzları dolaşıma sokup ve temelde de meşrulaştırırken, yazarlar da imparatorluğu sorgusuz sualsiz kabul eden genel bakış açısının işlenmesine katkıda bulunurlar.

Bitov’un Ermenistan Dersleri, özellikle de Rus ve Sovyet yazarların Ermenistan’a yaptıkları seyahatlerin bir ürünü olarak yaratılmış metinler arasında sıralandığında, geç “Kafkasya edebiyatı” dönemine birer ekleme olarak görülmelidir. Bunların ilki, Puşkin’in Erzurum Yolculuğu (1835) seyahatnamesidir; Puşkin’in 1829’da yaptığı Kafkasya yolculuğunda tuttuğu günlük temelinde yazılmıştır. On dokuzuncu yüzyıl Rus edebiyatı ile Kafkasya’nın fethi arasındaki ilişkiyi inceleyen Susan Layton, iki kutup saptıyor: Emperyalizm ile düpedüz suç ortaklığı yapan “küçük şarkiyatçılar” ile onlarla taban tabana zıt bir konum benimseyen yaşlı Tolstoy (Hacı Murat). Bu iki kutup arasında ise genç Puşkin (Kafkas Esiri), bazı bakımlardan emperyalizmi destekleyen ama bazı bakımlardan da emperyalizme karşı olan Bestujev-Marlinsky ve Lermontov bulunur. [5]

60’larda bir Sovyet yazarın ara bir konumda yer almak zorunda olması anlaşılır bir şeydir. Şayet Sovyet ideolojisi 30’lara değin Puşkin’in ve Dekambristlerin imparatorluk inşasının kaba kuvveti ile bir tutuluyorduysa ve Puşkin’in Kafkasya şiirleri de “sömürgecilik edebiyatının” örnekleri olarak kabul ediliyorduysa, bu durumda gelecek yıllarda büyük şairler de çarcı otoriteden ayrılacaktı. Üstelik “ilerici Rusya” kisvesinde, resmi “muhafazakâr” Rusya’ya karşı çıktılar. Ama yine de, göstermeye çalışacağım gibi, Bitov’un yaklaşımı, ara şarkiyatçı konuma kıyasla çok daha karmaşık ve hassastı.

Bunun yanı sıra, Ermenistan Dersleri‘nin Sovyetler Birliği’nde Andrey Beyli’nin ve Osip Mandelstam’ın 20’lerin sonlarına ve 30’ların başlarına ait benzer metinlerinden farklı olduğu açıktır. Puşkin’in seyahatlerinden beri yüz yıl geçmişti. İran kuvvetlerini yenilgiye uğratıp Yerevan’ı fethetmelerinin ardından 1828’e gelindiğinde Rusların Petersburg’a yanlarında çok sayıda el yazması ile döndüğü doğrudur, ama Rus imparatorluğunda diğer halkların kültürlerine ilişkin sistematik incelemenin başlaması, 19. yüzyılın ortalarına denk düşer. Ermenistan’ın ortaçağ başkenti Ani’de yapılan kazılar yüzyılın sonunda başladı ve Valery Briusov’un Ermenistan Şiiri derlemesi 1916’da yayımlandı. Bu dönem boyunca ulus ve ulusal kültür anlayışları ve farklı kültürler arasındaki ilişkilere dair anlayışlar da önemli ölçüde değişmişti.

Briusov Ermenistan Şiiri‘ne yazdığı önsözde Ermenistan’ı Batı ile Doğu arasında bir arabulucu olarak, bu iki kültürün bağdaştırıldığı bir yer olarak kabul eder ve Ermeni ortaçağ şiirinin “ortak insanlık hazinesine değerli bir katkı sağlayan olağanüstü zengin bir edebiyat” olduğunu söyler. Briusov’a göre “Ermeni dehasının yaratıları”, Japonya, Hindistan, Yunanistan, Roma ve Avrupa halklarının edebi yapıtları ile birlikte “uluslararası şiir mabedinde hak ettikleri yeri almalıdır”.[6] Belyi ve Mandelstam da Şark’a gidiyordu ama aynı zamanda onlar için Ermenistan “tarihin beşiği”ydi (Belyi), coğrafi konumu, antik dünya ile olan tarihsel ve kültürel bağları sebebiyle, dünya “kültürünün beşiği”ne yakınlaşmamızı olanaklı kılıyordu (Mandelstam).

Dolayısıyla Kruşçev’in “Yumuşama” yılları ve müteakip yıllar, “Ermenistan yolculukları”nın ikinci dönemi olarak da adlandırılabilir ve Ermenistan Dersleri de bunlar arasındaki en ünlü metindir. Öyle görünüyor ki Bitov Rus doğu gezilerine dair zengin yazın geleneğinin güvensiz topraklarına adım atar, bu türden bir edimin içerdiği tehlikelerin büsbütün farkındadır ama. Bitov’un Ermenistan Dersleri ile Gürcistan Albümü‘nü de içeren Kafkas Esiri derlemesi, belli bir anlamda, “Kafkas edebiyatı”nın kendi üzerine düşünmesi olarak, geleneksel yaklaşımların bir yeniden değerlendirilmesi ya da en azından sorgulanması olarak görülebilir ki yazılmış oldukları dönem için bu pek de şaşırtıcı bir şey değildir. Bu derlemede, sadece kanonlaşmış metinlere (sözgelimi Puşkin’in Erzurum Yolculuğu, Mandelstam’ın Ermenistan şiirleri) ve geleneksel temalara (örneğin Kafkas Esiri) başvurulmaz, bunun yanı sıra yerleşikleşmiş yaklaşımlar ve değerlendirmeler de yeniden gözden geçirilir. Üstelik Bitov Gürcistan Albümü‘nün daha ilk sayfalarında Rus yazarların (Puşkin, Lermontov ve Tolstoy) işlediği Kafkas temasının emperyal kökenlerini açıkça tartışır. Bir yandan, “yabancı bir yaşam tarzını benimseme bakımından geleneksel bir Rus kabiliyeti (Puşkin, Lermontov ve Tolstoy)” vardır[7], ama diğer yandan da, orada kesinlikle bir fetih ve temellük unsuru olduğu da açıktır.

Hangover için benzer bir bağlam bulmaya çalışırken, Sovyetler Birliği’nde çevreden merkeze, Moskova’ya doğru ve genelde de baştan sona tüm imparatorlukta meydana gelmekte olan farklı seyahat ve yerinden olma tiplerini anımsayabiliriz; sözgelimi Moskova’da öğrenim görme veya Rusya’nın ücra bir köşesinde muhtelif mevsimlik iş bulma amacıyla… Bakir toprakların fethedilmesine katılanlar, yaz tatillerinde Rusya’ya gönderilen öğrenci çalışma taburları, Sovyet Ordusu’nda vatani görevlerini yapmak üzere gelen genç insanlar… Bunların hepsi de Rus dilinin ve Sovyet kültürünün hakim olduğu, “tüm-birliğe” bağlılık hissinin geliştirildiği çok-uluslu topluluklarda buldular kendilerini. Etnisiteler arası temaslar, süreklilik arz eden ortak yaşama deneyimi ve daha sonra da, devam eden dostane ilişkiler, yazılı ve sözlü tarihler vb. Sovyet halkının “hayali bir cemaat” olarak oluşumuna yardımcı oldu.

Diğer birçok kişi gibi Hangover‘ın yazarı da eğitim için Moskova’ya gitti. Ama onun yaşadığı deneyim, Merkez’den çevreye bakan gözlemcinin bakışını tersini çevirmeye, çevreye ait birisinin Merkeze bakışını temsil etme bakımından istisnai bir metnin ortaya çıkmasına yol açtı. İleri Senaristlik Kursu’nun katılımcıları adına, etnik sınırları aşan bir grubun ilerlemesi temsil ediliyordu, aynı kuşaktan yazarların (sanatçıların) oluşturduğu daha geniş topluluğun bir parçasıydı bu: “Hepsi de arkadaşım – onların mevcudiyetleri içimi ısıtan bir güvenlik hissi yaratıyor: Erivan’dan Moldovya’ya, Tiflis’e, Leningrad’a kadar varlıklarını hissetmek çok hoş” [8]. Ne var ki, tam da Matevosyan’ın daha sonra Sovyet-sonrası yıllarda zaten açıkça ortaya koyduğu gibi, oluşturdukları grup çelişkili bir biçimde hem farklı cumhuriyetlerden gelenlerin müşterek Sovyet aidiyetini cisimleştiriyordu hem de özellikle katılımcıların her birinin etnik kimliği ve ait olduğu kültürün farklılığının kabul edilmesi ile ifade edilebilecek olan çok açık Sovyet karşıtlığını, anti-emperyal dayanışmayı cisimleştiriyordu.

Harita

Sovyetler Birliği’nin başkenti Moskova’da kaldığı iki aylık süre boyunca 1926’nın son günlerinde tuttuğu seyahat günlüklerinden birinde Walter Benjamin, haritanın Sovyet ideolojisi açısından oynamaya başladığı önemli rol üzerine düşünür. Sokakta satılan bir harita yığınını gören Benjamin, haritanın sadece gündelik hayata girmiş olmakla kalmayıp, aynı zamanda tiyatro gösterilerinden tutun da “Dünyanın Altıda Biri” propaganda filmine kadar Sovyet insanının kültürüne sızmış olduğunu fark eder ve haritanın tıpkı Lenin posteri gibi Rusların yeni görsel tapınma merkezi haline gelmekte olduğu sonucuna ulaşır. Doğrusunu söylemek gerekirse, dünya haritasında kızıl renge boyanmış olan Sovyetler Birliği’nin büyük kara kütlesi, varsayılan daimi yayılma ivmesi ile birlikte, imparatorluğun görsel simgelerinden biri olmuştu.

Gelgelelim bir araştırmacının son derece isabetli “Sovyet uluslarına bir tarihe sahip olma olanağı da tanındı” açıklamasını yaptığı 60’lardan beri haritalar etkili birer tarihi görselleştirme aracı olarak ulusal kimliğin kurulması ve milliyetçiliğin kışkırtılması bakımından da güçlü bir araç olabildiler. Şayet Benedict Anderson’un savının izinden gidersek, sınırları ve başkentleri ile birlikte haritada görülen Sovyet ulusal cumhuriyetlerinin halkın imgelemini zaten şekillendirebilmekte olduğunu varsayabiliriz. “Tarihsel haritalar” bakımından, “kronolojik olarak düzenlenmiş bu tür haritalar yoluyla, alana dair bir çeşit politik-biyografik anlatı şekillenmiştir ve bu anlatı bazen yer yer büyük bir tarihsel derinlik taşıyabilmektedir”. [9]

Kırk yıl sonra yine başka bir gezgin, Andrey Bitov, bu kez Sovyet Ermenistanı’na yaptığı bir seyahatte, yine haritalar üzerine düşünür. Ermenistan’ın tarihsel haritalar atlasının bir arkadaşı ile arkadaşının kardeşi üzerindeki çekim gücünü, atlasın onları içine çekme şeklini ve haritayı yorumlamaya dalmalarını tasvir eder. Bitov şöyle devam eder: “İşte yeşil ve yuvarlak Ermenistan üç denize de yayılıyor. İşte şu ikisi! Şu da üçüncüsü ve burada da denizlerin hiçbiri yok. Ermenistan ilk haritadan sonuncusuna genelde o yuvarlaklığını koruyarak öyle hızlı küçülür ki atlası hızlıca karıştırdığınızda adeta bir filmi andırır: Yuvarlak dev bir kayanın bin yıllık bir yükseklikten düşüşünü gösterir. Derken kaya küçük bir nokta haline gelerek uzaklarda kaybolur”[10] ya da sayfaları ters yöne hızlıca çevirirseniz, bu sefer de büyür.

Atlas ile ilgili bölüm farklı yorumlara yol açabilir. Geçmişten günümüze, tarihin tüm seyrinde, Ermenistan küçülmeye devam eder ve neredeyse büsbütün yok olma sınırına ulaşır; atlasa, “denizlere uzanan Ermenistan” haritasına ulaşana dek sayfaları tersine çevirerek bakmayı daha cazip hale getiren bir olgudur bu. Bunlar, milliyetçiliğin yeniden uyandığı yıllardı. Gelgelelim Ermenistan’ın sadece Rus-Sovyet İmparatorluğu sayesinde tamamen yok olmaktan kurtulmuş olduğunu düşünmek de mümkün. Bu bakış açısından geçmiş sadece yitik bir dönem olarak, şimdi güvenli ve güvence altına alınmış olarak tanımlanıyordu, “aydınlık gelecek” ise ancak sosyalist olabilirdi. Öyle görünüyor ki Anderson’un yukarıdaki gözlemi her halükarda Bitov’un tanımladığı şeyi aydınlatmaya yardımcı oluyor.

Bu yıllar boyunca birçok kişinin evinde ve iş yerinde tarihsel Ermenistan haritaları bulmak mümkündü. Güçlükle elde edilen bu geçmişi hatırlama ve anma fırsatı, her şeyden önce, 1915 Soykırımı ile ilgiliydi. Soykırımı’nın 50. yılını belirtme ve bu vesile ile bir anıt inşa etme izni kolay elde edilmedi: “En son savaşları kendi tarihleri için verdikleri savaştır”. [11] Dolayısıyla, soykırım konusuna hem “Ermenistan Dersleri”nde hem de “Hangover”da yer verilmesi tesadüfî değildir. Toplumun büyük bir kesimi bu olaydan ilk kez Bitov’un daha önce Sovyetler Birliği’nde yüksek tirajlı edebiyat dergilerinden birinde yayımlanmış olan yazıları aracılığıyla haberdar olmuştu. Beklenmedik olan sadece soykırım meselesinin kamusal alanda gün ışığına çıkması veya soykırım hakkında yazma fırsatına ulaşılması değildi, bunun yanı sıra Sovyet-öncesi ulusal tarihin anlamının ve öneminin kabul ediliyor olması da şaşırtıcıydı. Bu, yeşertilmekte olan sosyalist uluslar birliği ve topluluğunun aksine ulusun kaderinin benzersizliğini ve farklılığını vurgulayan bir şeydi.

Bu, baskıların ve kısıtlamaların son bulmuş olduğu anlamına gelmiyor elbette. Hangover‘da İleri Senaristlik Kursu’nun Ermeni katılımcısı ile kurs müdürü arasındaki konuşma boyunca olası bir senaryo teması olarak soykırım tartışılıyor. Bu olasılığın reddedilmesi ise “eski mezarları kazmaya kalkma” veya “yerel milliyetçiliğe teslim olma” tarzında tavsiyeler biçiminde gerçekleşiyor. Soykırıma dair bir film yapma iznini almak ise, soykırım hakkında yazma iznini almaktan çok daha zor olmuştu.

Makalenin bir sonraki bölümünde temsil sorunu tartışılıyor ve bu bağlamda en azından sözü edilen yazarların ideolojik baskılarla ve özellikle de sansür ile baş etmek zorunda kalmış olduğuna dikkat çekilmesi gerekir. Matevosyan’ın ve Bitov’un yazdıkları hoyratça sansürlendi ve bazen tümden yasaklandı. Sovyet sansürünün iki boyutu vardı. Bir taraftan kısıtlamalar ve yasaklanmış konular vardı ama aynı zamanda belirtilmesi gereken, daima yinelenmesi gereken beyanlar da vardı. Öte yandan, kısıtlamalar ve yasaklamalar farklılık gösteriyordu. Özellikle Hangover temelinde göstermeye çalıştığım üzere, Sovyetler Birliği’nde güncel tahayyül biçimlerini veya “üslupları”nı olanaklı kılan daha etkili kültürel ifade araçları (örneğin sinema) çoğunlukla Sovyet halkını “hayali bir cemaate” dönüştürmek için kullanılıyordu. Bu müddet zarfında, etnik kültürlerin bu araçlara erişimi açıkça kısıtlıydı. Farklı bir şekilde ifade edecek olursak, milliyetçiliğin yeniden uyanış dönemi boyunca bile Sovyetler Birliği’nde etnik kimliklerin kültürel temsili ile ilişkili olarak oldukça katı kısıtlamalar yürürlükteydi.[12]

Temsilin zorlukları

Ermenistan Dersleri‘nin öne çıkan temalarından biri, tamamen karakteristik bir şekilde, tüm farklı boyutları ile temsil meselesidir. Bunların birincisi, görme güçlüğü, yani anlatıcı-öznenin görsel yetersizliğidir. Bitov “Coğrafya Dersi”nde şu noktaya dikkat çeker: “Bir yöntem olarak bu imgenin izini sürüyorum. Çıplak gözle baktığımda hiçbir şey görmüyorum – kişinin görebilmesi için burada doğması ve burada yaşaması gerekir. Dürbün ile baktığımda ise büyük nesneler görüyorum, örneğin bir karpuz – ama karpuzdan başka hiçbir şey görmüyorum. Karpuz dünyayı kapatıyor. Veyahut bir arkadaşımı görüyorum – ve arkadaşımdan başka hiçbir şeyi göremiyorum… Her defasında bir şey dünyayı kapatıyor ve görmemi engelliyor. Dürbünü tersine çeviriyorum – bu defa da karpuz benden uzaklaşıyor, tıpkı bir atom çekirdeği gibi görünüyor ve ufukta kayboluyor. Tasavvur edilemez bir uzaklıkta ve belirsizlikte yuvarlak küçük bir ülke görüyorum, yuvarlak bir şehri, yuvarlak bir gölü ve yuvarlak bir dağı var, sadece arkadaşımın yaşadığı bir ülke bu”. [13]

Aynı sorun, Sevan Gölü ile ilgili bir bölümde daha farklı bir şekilde sunulur: “Bu ülke size tekrar tekrar öyle bir sahicilik ve benzersizlik gösterir ki, artık o sahicilik gereksiz görünüyor… Bana birdenbire bu ülkede parlak bir ressamın doğuşu çelişkili olurmuş gibi geldi. Burada doğa, sanatsal vizyonun onu dönüştürmesine izin vermeyecek denli kesin. Çizginin ve rengin bu mutlak kesinliğine hapsolmak bir sanatçının gücünün ötesindedir büyük bir olasılıkla; onu kopyalamak mümkün değil”. [14] Daha sonra şunu belirtir: “Şimdi faka bastım: ‘çizgi ve renk’ dediğimde, bu yeterli kesinlikte bir ifade değildi. Kendi farkındalığımdan ziyade geleneğin izinden gidiyordum. Doğadan ziyade Sarian’a saygımı ifade ediyordum”. [15]

Bu, Bitov’un yerel gerçekliğe yönelik duyarlı tutumunu anımsatıyor. Bitov Sovyet Merkezin çevreye tipik bakışını reddeder; bu bakış sosyalist dönüşüm dalgasına yakalanmış bir gerçeklik görürdü ancak -yeni binalar, fabrikalar, kitlesel coşku vb. Bu bakış, yüzlerce yıl sömürgeleştirilmiş olan bir halkın ve geçmişin yıkıntılarından yeniden doğmuş olan bir ülkenin mutlu hayatını ilan ederdi. Kültürel geleneğini ancak sosyalizmin sağlayacağı ilerleme ve aydınlanma sayesinde yeniden keşfedebilecek bir halktır bu. Klişe şarkiyatçılık unsurları çoğunlukla bu retoriğe eşlik ediyordu; eski kültür ve alışılmadık, yabancı şeyler, geçmişin saklanan değerleri vb.

Elleke Boehmer, sömürgeleştirilmiş yabancı bir ülkeyi tanımlama şekillerini ve tanımlama aracılığıyla kontrol altına alma şekillerini ve bunun içerdiği problemleri tartışırken şunu öneriyor: “Sömürgeciliğe dayalı okunamazlığın (anlaşılmazlığın) üstesinden gelmeye yönelik retorik stratejiler geniş kümeler halinde düzenlenebilir. İlk olarak, bir yer tanımlama niyetinin kendisini ampirik kanıtları veya uzlaşımsal çağrışım yasalarını hiçe sayarak ifade ettiği, zaten tartışılmış olan simgesel yeniden üretim pratiği söz konusuydu. Avustralyalı kaşiflerin, sömürgecilerin uygunluklarını kaale almaksızın anavatanlarından getirdikleri isimleri ve retorik yapıları yineleyerek geliştirilmeye müsait bir uzam yaratması gibi… Tercüme edilemeyen şey basitçe temsil edilen sahnenin bir parçası olmadı. İlkinin bir gelişimi olan ikincisi, bir ikame stratejisiydi; sömürgecinin deneyimlediği uyuşmazlık veya rahatsızlığın yerli halka yansıtıldığı bir araçtır bu ikame stratejisi… Burada anlaşılamayan özne kendi anlaşılmazlığının (okunulmazlığının) göstergesine dönüştürülür… Yerli veya sömürgeleştirilmiş toprak, gizemin özü, dile gelmeyenin kendisi olarak yansıtılır”. [16]

Ermenistan Dersleri‘nden alıntılar yüzeysel olarak bakıldığında ikinci stratejiyi anımsatır, ama öyle görünüyor ki Bitov başka motivasyonlara ve amaçlara sahiptir. Her şeyden önce, Ermenistan Batılı anlamda sömürgeleştirilmiş bir ulustan açıkça farklıydı. İkincisi, Rus edebiyatında Kafkasya ve özellikle de Ermenistan’ın temsili devam eden bir geleneğe olarak biçimlenmişti. Ayrıca iş başkalarını temsil etmeye geldiğinde Rus yazarların eşi benzeri görülmedik bir beceriye sahip olduğuna dair yerleşikleşmiş bir kanı vardı. Dostoyevski sadece Rusların sahiden evrensel olduğu ve tabiri caizse kendilerini başkalarının yerine sahiden koyabildiği iddiasını ortaya attı. Dostoyevski’ye göre, Ruslar başkalarını sahiden temsil edebilen yegâne halktır. [17] Yukarıda “yabancı bir yaşam tarzını benimseme bakımından geleneksel Rus kabiliyeti”ne dair yaptığımız alıntıdan da göründüğü kadarıyla Bitov da bunu biliyordu. Ama aynı zamanda, onu harekete geçiren şey, kendisinin “bir yabancı, başka bir yerli, beklenmedik bir misafir” olması konusundaki hassasiyetiydi. [18] On dokuzuncu yüzyılda öne çıkmış Rusların kendi “Doğusu” olarak Kafkasya anlayışı, 60’larda dikkat çekici ölçüde zayıfladı. Bitov için Ermenistan, Belyi ve Mandelstam için olduğu gibi Doğu değildi. Bununla birlikte, öykünün ilk sayfalarından birinde Bitov arkadaşının söylediği şu sözleri aktarır: “Lütfen Ermenistan’ın güneşli, misafirperver bir ülke olduğunu yazma”. [19] Burada, “güneşli, misafirperver ülke” Sovyet şarkiyatçılığının bildik bir klişesidir.

Görünüşte, Bitov’a göre, “çıplak göz” yerel kültürel uzlaşımlara ve kodlara aşina olmayan bir gözdür: “Kişi görebilmek için burada doğmalı, burada yaşamalıdır.” Ama öyle görünüyor ki Bitov aynı zamanda Kafkasya’yı (ve Ermenistan’ı) edebi temsil etme geleneğini ve özellikle de temel görevi fethedilen toprakları tanımlayıp tanınır kılmak olan tüm bir gezi edebiyatı hazinesini yadsıyor. Belyi ve Mandelstam ise bu sorunu kendilerince çözerler. Belyi Ermenistan seyahati notlarında “Ermenistan’ı henüz iki gündür görüyorum, ama ilk kez Sarian’ın tuvallerinde görmüştüm” diye yazar. [20] Başka bir deyişle, Ermenistan’ı görmek için önce bir resim galerisini gezmek gerekir. Yabancı bir ülke, ancak Batı resminin görsel kodlarının müdahalesi aracılığıyla aşina hale gelir. Mandelstam’ın Ermenistan Seyahati‘nde yer alan “Fransızlar” başlıklı bölümde ortaya koyduğu üzere, Fransız sanatçıların yapıtlarını müzede görme deneyimi, gözün resim aracılığıyla eğitilmesi haline gelir. Bunun ardından gerçek dünya Mandelstam’a bir resim gibi görünür. Viktor Şiklovski, tam da sanatın gerçekliği algılama aracı haline geldiği “biçimcilik”ten ötürü Mandelstam’ı eleştirir. Şiklovski “insanlar doğal fenomenleri sanat aracılığıyla algıladığında, nesneyi sahiden anlama olasılığını yitirirler” gözleminde bulunur. [21]

Genelde Mandelstam’ın bu nedenle eleştirileri birbirini tamamlar: “Mandelstam’ı ilgilendiren şey, ülkeyi veya halkını tanımak değildir, daha ziyade sözcüklerin havai karışımıdır”, “Lamark, Goethe ve Cézanne gerçek Ermenistan’ın eksikliğini gizlemek için seferber edildi”, “Bu, gramer biçimleri, kütüphaneler, sözcükler ve alıntılar aracılığıyla yapılan bir yolculuk”. [22] Bu son gözlemin yazarı da Şiklovski’den başkası değildir. Doğal olarak, hasara uğramamış görme ve tanımlama süreci, ötekiliğin görünür ulaşılırlığı, (Ermenistan, şair [Mandelstam] ile kültürel kökenleri arasında neredeyse şeffaf bir dolayımlayıcı haline geldiğinde) Ermenistan’ın dünyanın kültürel bağlamında çözülme olasılığına dayalı olarak koşullanmaz sadece, bunun yanı sıra Ermenistan’daki Rus politik ve kültürel hakimiyet ile de koşullanır.

Yukarıda alıntılanan pasajdan da açıkça göründüğü gibi, Bitov Sarian’ın resmini ve genelde de güzel sanatları bir araç olarak kullanma tuzağının farkındadır ve bu farkındalıkla düşünmeye devam eder: “Peki belli bir kutsal toprak, gerçek idealler vatanı imgesini nereden edinmiştim, bende bu imgeyi üreten şey neydi? … Açıkçası, her şeyin ne ise o olduğu, kendisi gibi olduğu bir ülke, o kadar… Taşı toprağı, otları, kısacası tüm canlılarının kendi uygun amacına ve özüne sahip olduğu, ilksel anlamların tüm kavramlara geri verileceği bir ülke… Toprak hemen yanımda, ama bir tek ben orada değilim… Hangi koşullar altında bu topraktan kopmuştum ki? … Sahici sözcüğünü buldum ve ona sarıldım. Burası bir kavramlar ülkesi”. [23]

Bitov ülkenin tüm tarihsel izlerinden arınmış ütopik imgesini keşfeder; ortaya çıkan “medeniyetin beşiği” değil saf Doğa’dır. Sovyet halkının oluşturduğu sözde homojen kütlede keşfedilen ulaşılamaz “öteki”, sonunda “sahici/otantik” olarak kabul edilir. “Kavramlar ülkesi” tanımlaması Andrei Belyi’nin Martiros Sarian’a dair ifadelerinden birini anımsatıyor: “Genelde [Sarian] Doğu’yu resmeder, tabloları birer ilk-örnektir (prototiptir), şematik resim seviyesine yükselmiştir”. [24] Başka bir deyişle, Doğu her zaman her yerde aynıdır ve değişmeyen özü belli kavramlar ve planlar aracılığıyla konumlandırılabilir. Hem alıntılanan pasajda hem de diğer pasajlarda oryantalist söylem parçaları, bir hac mekanı olarak Doğu’yu, Doğulu insanın “platonik varlığını”, Doğu’nun kendisini temsil etme yetersizliğini, “Doğu”nun “değişmezliğini” ve “türdeşliğini” vb. anımsatır açıkça.

Bu arada Hangover‘da tamamen farklı bir Ermenistan buluruz. Kısa-romanın kahramanının, yani Ermeni yazar Mnatsakanyan’ın yazmış olduğu ve kursun müdürü tarafından reddedilmiş olan senaryo, Ermeni köy toplumunun çözülmesi, nüfusun şehirlere akarak köylerin boşalması, köylünün çalışmaya ve toprağa yabancılaşması, ahlakın çöküşü ile ilgilidir. Genelde bunlar Matevosyan’ın temel edebi temalarıdır. Matevosyan’a göre uzun sömürgecilik tarihi boyunca köy topluluğu Ermeni halkının ve etnik direnişinin başlıca hayatta kalma/yaşama tarzı olmuştu ve dağılması da çok vahim sonuçlar doğurabilirdi. 60’ların yeni sanayileşme ve şehirleşme dalgasının yıkıcı sonuçlarına eşlik eden, Ermenistan’ın Sovyet turizm endüstrisi tarafından temellük edilmesi Hangover‘da tartışılır. “Ermenistan bir açık hava müzesidir” ifadesi, Sovyet dönemi boyunca oldukça yaygındı ve turizm meselesi doğrudan doğruya Sovyetler Birliği’nde şekillenmiş olan yaklaşımla ilgilidir -ulusal kültürü geçmişle, eski anıtlar ve müzelerle özdeşleştirmek, ve aynı zamanda ulusların modernleşme sürecini de sosyalizme özdeşleştirmek.

Öte yandan, Hangover‘da, yatakhanenin penceresinden tepeden Dobroliubov Sokağının ve uzakta heyula gibi görünen Ostankino TV anteninin göründüğü sahne dışında Moskova’nın şehir ortamının hiçbir anlatımı yoktur. Daha ziyade, “İleri Senaristlik Kursu’nun emperyal ortamı” ayrıntılı bir şekilde tasvir edilir. Bu durumda bakmak, yani kişinin bakışını Merkez’e çevirmesi, öncelikle ironi aracılığıyla, Merkez’in (kendini) temsil etme biçimlerinin ve Merkez’in izin verdiği veya zorunlu kıldığı temsil biçimlerinin ve egemen kültürel ifade tarzlarının sorgulanması anlamına gelir, ki anlaşılan bu bir yasağa karşı gelmektir. Üstelik ideolojik retoriğin eleştirisine kişinin kendi anlatısını sunması, yani Mnatsakanyan’ın Moskovo’da yazmakta olduğu kısa öykü eşlik ediyordur. Kısa-roman, bu öyküden bir bölümle ve baştan sona defalarca yinelenen “Taşlar yerine oturuyor” [25] iddiası ile başlar.

Kısa-roman, dilsel ve görsel çok çeşitli metinlerden seçilmiş alıntılar ve yeniden-düzenlemeler ile doludur. Antonioni’nin filmi ve Salinger’in kısa öyküsü yeniden anlatılır ve tartışılır, kısa öykü temaları ve senaryo uyarlamaları tartışılır ve dönemin “soğuk savaş” retoriğinin tipik örnekleri yeniden üretilir… Kurs katılımcıları, Antonioni’nin “Gece” filmini izlemek üzere Sinema Evi’ne giderken bindikleri takside günlük gazetelerin sayfalarını karıştırırlar. Aktarılan ya da daha büyük bir olasılıkla yeniden anlatılan iki büyük alıntı vardır; bunlar Sovyet medya söylemine ait iki örnektir; birisi “burjuva basını”na ve “burjuva değerleri”ne ironik bir göndermedir (bu Sovyet basını için çok tipiktir). Şöyle başlar: “Güya her yerde ve her zaman hazır bulunan ‘özgür basın’ şimdiye değin Aristoteles Onasis ile Jacqueline Kennedy’nin yatına burnunu sokmayı bile başaramadı ama ‘yüzyılın evliliği’ ile ilgili her türlü ayrıntıyı araştırıyor”. [26] (Moskova gazeteleri hakkında konuşuyoruz, ama bunlar Ermeniceye Rusçadan tercüme edildiği için burada, Ermenistan Dersleri ve Hangover‘ın merkezi temalarından birisi olan dil meselesini tartışacak lükse sahip değilim.)

İleri Senaristlik Kursu’nun bir yandan yerel ticari filmler [27] Dikkat ettiniz mi, Sovyetler Birliği Rusya ile bir tutuluyor? Özellikle de tartışılmakta olan mesele, Sovyetler Birliği ile ABD arasındaki çatışma olduğunda, diğer Sovyet halkları unutuluyor, üstelik Rus etnosantrizmini sorgusuz sualsiz kabul eden Batı için de bu tipikti.

Sinema ve fotoğrafın Sovyet propagandası açısından taşıdığı bu belirleyici rolü hesaba katarak ironik yeniden üretim aracılığıyla gerçekleştirilen görsel temsilin örneklerinin eleştirel yorumlarına özel bir ilgi göstermek istiyorum. Daha genel bir anlamda, görsel temsil ve anlayışta meydana gelen değişiklikler, kültürün tamamında meydana gelen değişimlerin ifadeleri olarak Matevosyan’ın ilgisini çekiyordu. [28] Bir örnek verelim. Anlatıcı Sinema Evi’nin restoranındadır ve şöyle der: “Yaşlılıktan yüzü kırış kırış olmuş o ihtiyar adamda, birdenbire savaş haber filmlerindeki genci gördüm, oğlan bölüğünün önünde savaşa gidiyor, madalyalarla kaplı göğsünü meydan okurcasına kabartmış, silahını kafasının üzerinde yukarıda tutuyor, yüzünün üçte ikisi fotoğrafçıya çevrilmiş ve üçte biri de ilerideki düşmana doğru çevrilmiş”. [29] Propaganda filminin retorik cephaneliğinin temel unsurları tek bir cümlede yeniden üretilir: duyguları harekete geçiren bulaşıcı ve neredeyse küstahlığa varan bir kendini kurban etme jesti ve bu jesti teşvik eden ve onaylayan anayurdun bahşettiği ödül.

Sonuçlar

Andrei Bitov ve Hrant Matevosyan (fotoğraf Hrant Matevosyan Vakfı’ndan alınmıştır)

60’larda Sovyet halkının birleştirilmesinde yeni bir aşama başlamış ve paradoksal olarak buna, Sovyet milliyetlerinin “etnikleştirilmesi” süreci eşlik etmiştir. Bu modernleşme hali, cumhuriyetlerde taşıyıcıları Sovyet yıllarında şekillenmiş melez (Sovyet-ulusal karışımı) entelektüel üst sınıflar olan milliyetçiliğin doğumunun izini taşımaktadır. Bu dönemin tanımlayıcı ifadelerinden biri de etnik sınırları aşan bir topluluklar birliğinin yaratılmasıydı. Entelektüel çevrelerden beslenen ve resmi-olmayan bu etnik-üstü dayanışma, hem Sovyet otoritelerine sadakat olarak hem de imparatorluğa direniş olarak ifade edilebilmekteydi. Bu türden bir direniş baskın kültürel ifade tiplerinin ve yerleşmiş normların ve değerlerin sorgulanması anlamına geliyor ve ulusal kültürlerin (ve kimliklerin) farklı ve bağımsız olduğunun tanınması gibi sonuçlar doğuruyordu. Bu anlamda, İleri Senaristlik Kursunun “emperyalliği” de bilinçli bir anti-emperyal konumun oluşumunu işaret ediyor olabilir pekâlâ.

Tartışmamız için seçtiğimiz, 60’ların ikinci yarısında “aynı kuşaktan” Rus ve Ermeni yazarlar tarafından kaleme alınmış olan iki yapıt, burada göstermeye çalıştığım gibi Kruşçev’in Yumuşama yılları boyunca Sovyetler Birliği’nde meydana gelmekte olan bu önemli gelişmeye farklı şekillerde tanıklık etmektedir.

Ermeni yazarın, uygulanma tarzı bakımından en azından Sovyet Ermeni literatüründe emsalsiz bir eylem olan Merkeze eleştirel bakışı, aynı zamanda Merkez ile çevre arasındaki bölünmeyi açıkça ortaya koymaktadır. Bu, Andrey Bitov’un yapmış olduğu Ermenistan’ın indirgenemez kültürel farklılığı ve etnik ötekiliği keşfi ile çakışmaktadır. Bu belki de örtük olarak Bitov’un, “arkadaşı” Hrant Matevosyan’ın kişiliğinde Ermenistan’ın kendi kendisini kültürel temsil etme becerisini fark etmesi ile koşullanmaktadır.

İngilizceden çeviren: Cem Soydemir

PDF olarak indir

 


[1] Bu makale 2008 Kasım ayında “Sanat ve kültürel çalışmalar laboratuvarı” desteğiyle düzenlenen “Rus-Sovyet oryantalizmi” üzerine bir konuşma dizisi sonucunda yazılmıştır. Bu konuşmalar daha sonra “Kültürel dekolonizasyon meselesi” başlıklı (Ermenice) bir yazı dizisi olarak “Hetq” adlı yayında yayımlanmıştır. (http://old.hetq.am/arm/culture/8665).

[2] Bkz. Iver B. Neumann, Uses of the Other: “The East” in European Identity Formation, Minneapolis: University of Minnesota Press, 1998.

[3] Bkz. Susan Layton, Russian Literature and Empire: Conquest of the Caucasus from Pushkin to Tolstoy, Cambridge: Cambridge University Press, 1994.

[4] Bkz. Philip G. Roeder, “Soviet Federalism and Ethnic Mobilization”, Denber, Rachel. The Soviet Nationality Reader: The Disintegration in Context içinde Oxford: Westview Press (1992), s. 147-178.

[5] Susan Layton, a.g.e., ss. 5-10.

[6] Валерий Брюсов (ред.), Поэзия Армениис древнейших времен до наших дней, под редакцией, со вступительным очерком и примечаниями В. Я. Брюсова, Издание Московского Армянского Комотета, 1916 (Ереван: Советакан грох, 1987), s. 9.

[7] Andrei Bitov, A Captive of the Caucasus: Journeys in Armenia and Georgia, Rusça’dan çeviren Susan Brownsberger, Londra: Harvill, 1993, s. 155.

[8] Hrant Matevosyan, Tsarere. Duscfı: Sovetakan Grogh, 1978, s. 128.

[9] Benedict Anderson, Imagined Communities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism [Hayali Cemaatler: Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması], Londra: Verso, 1991, s. 175.

[10] Andrei Bitov, a.g.e., s. 43.

[11] A.g.e., s. 44.

[12] Bkz. Hrach Bayadyan, “Soviet Armenian Identity and Cultural Representation”, Tsypylma Darieva, Wolfgang Kachuba (der.), Representations on the Margins of Europe: Politics and Identities in the Baltic and South Caucasian States içinde, Frankfurt/New York: Campus Verlag, 2007, s. 205-219.

[13] Andrei Bitov, a.g.e., s. 45.

[14] A.g.e., ss. 53-54.

[15] A.g.e.,  s. 54.

[16] Elleke Boehmer, Colonial&Postcolonial Literature: Migrant Metaphors, 2. baskı, Oxford: Oxford University Press, 2005, s. 90.

[17] Bkz. Katya Hokanson, “Literary Imperialism, Narodnost’ and Pushkin’s Invention of the Caucasus”, Russian Review, Cilt. 53, No. 3 (Temmuz 1994), p. 343.

[18] Andrei Bitov, a.g.e., s. 57.

[19] A.g.e., s. 22.

[20] Андрей Белый, Армения, Ереван: Наири, 1997, s. 35.

[21] Павел Нерлер, Комментарии, в Осип Мандельштам, Сочинения, том 2, Москва: Художественная литература, 1990, s. 431.

[22]Bkz.  Павел Нерлер, a.g.e., ss. 420-421.

[23] Andrei Bitov, a.g.e., s. 63.

[24] Андрей Белый, a.g.e., s. 35.

[25] Bkz. Hrach Bayadyan, a.g.e.

[26] Hrant Matevosyan, a.g.e., s. 11.

[27] A.g.e., ss. 38-39.

[28] Bkz. Грач Баядян, Воображая прошлое, Художественный журнал, 65/66, 2007, ст. 85-96 (http://xz.gif.ru/numbers/65-66/grach-bayadyan/).

[29] Hrant Matevosyan, a.g.e., s. 183.

2018-12-01T16:04:32+00:00